22 Temmuz 2009 Çarşamba

Taraftar Çıldırdı, Quaresma'yı İstiyor


Pazar günü oynanan Beşiktaş-Catania hazırlık maçında takımda yer alan oyunculara fazlasıyla sevgi gösterisinde bulundu Beşiktaşlı taraftarlar. Ancak sahada olmayan, hatta Türkiye sınırları içinde olmayan bir isim daha vardı sahadakiler kadar tezahüratlarla anılan; Ricardo Quaresma. Taraftar bu yıldız oyuncuyu takımında görmek istediğini ısrarla belirtmiş, dakikalar boyunca başkana mesaj göndermişti. Taraftar grubunun son hamlesi ise en ilginci oldu. Tezahüratlarla yetinmeyen grup, internet üzerinden açtığı bir siteyle yönetime isteklerinin son derece ciddi olduğunu gösterdiler adeta. Yanlış hatırlamıyorsam Türkiye'de ilk kez böyle bir kampanya başlatıldı. http://www.sayinbaskanduysesimizi.com/ sitesinin imza kampanyasına katılan herkes, imza kısmını tıklayarak başkana Quaresma'yı takımda görmek istediğini belirtiyor. Şu ana kadar 30 bine yakın kişinin tıkladığı site olumlu sonuç verir mi bilinmez. Ancak taraftarın bu konuda ne derece arzulu olduğu da ortada. Quaresma bulunmaz Hint kumaşı mı, bence değil. Gelirse Beşiktaş'ta iş yapar mı, fazlasıyla. Biliyorum çelişkili bir durum, ama asıl çelişkili durum bu transfer yapıldığı takdirde Beşiktaş'taki yabancı oyuncu sayısı 11 olacak. Yönetim taraftarın isteğini yerine getirse bile zor bir durumla karşı karşıya kalıyor. Bakalım sayın başkan bu sesi duyacak mı ?

Getafe Gol Atarsa


Dün nostaljik formaları günümüz formalarıyla karşılaştıran bir yazı yazıp, formaların sırtlarındaki reklamları eleştirmiştim. Ancak Getafe'nin yeni sezon forma tanıtım töreninde gördüğüm kareler, beni çok daha fazla şaşırttı. Artık Getafe'li herhangi bir oyuncu gol attığında formasını başına geçirdiğinde, karşımıza kocaman bir 'Burger King ' reklamı çıkacakmış. Şorta reklam almak, sırta reklam almak, çoraba reklam almak derken, adamlar gol sevincini de pazarlar hale geldi sonunda. Ne diyelim, işte endüstri, işte futbol.

21 Temmuz 2009 Salı

U 19 Avrupa Şampiyonası


Portekiz'i deplasmanda 4-0 yenme başarısını göstererek turnuvanın iddialı takımları arasına girmeyi başarmıştık. Grubumuzda Fransa,İspanya ve Sırbistan var, ilk maç bu akşam 20.30da favorilerden İspanya ile. Bana göre bu maçtan alınabilecek bir beraberlik bile gruptan lider çıkmamıza vesile olabilir, yenilsek de ikinci olarak çıkacağımızı düşünüyorum. Kadromuzda ilk göze çarpan isimler; Serkan Kurtuluş, Serdar Aziz, Sercan Yıldırım, Necip Uysal, Furkan Özcal... Kendi adıma dikkatle izleyeceğim isim ise, Hamburg'ta forma giyen Tunay Torun olacak.

Gönlümüz sizlerle, haydi Ogün hoca, haydi milli takım.

Nostaljik Formalar




Farkındayım son zamanlarda çok fazla geçmişe özlem duyar oldum, her olayı eski yıllarla karşılaştırmaya başladım. Ancak öyle bir jenerasyona mensubuz ki, yeniliklere ayak uydurmaya çalıştıkça, eski güzelliklerden de bir türlü kopamıyoruz. Giderek daha da maddiyata dayanan dünyanın, maneviyatı elden bırakmamaya çalışan son temsilcileriyiz belki de. Malum futbolun en ölü sezonudur Haziran-Temmuz ayları. En fazla birkaç dostluk kupası, as oyuncuların oynamadığı sıradan hazırlık maçları süslüyor ekranları ve gazete sayfalarını. Haliyle çok istekli olmasak da göz atar dururuz bu maçlara. Geçtiğimiz hafta ekranda denk geldiğim Galatasaray-Leverkusen hazırlık maçı ise, yine eskiyle yeniyi karşılaştırmama vesile oldu. Futbolun artık bir oyun, bir spor olmaktan çıkıp, şirketleşen, endüstri akımına fazlasıyla kapılan bir sektör olduğunu zaten birkaç yıldır fazlasıyla gözlemliyoruz. Bu devran da, maddiyat olmadan, reklam geliri olmadan dönemez, bunun da farkındayız. Ancak ne zaman ki kameralar yakın çekime geçip Galatasaray'lı oyuncuların sırt kısımlarını detaylı görme fırsatı buldum, orada gözlerime inanamadım. Forma numaralarının üstünde büyükçe bir 'ÜLKER' yazısı, altlarında ise nispeten daha küçük ebatlarda oyuncu isimleri bulunuyordu. Kısacası Ülker yazısı, oyuncunun adından önemli bir konumdaydı artık. Reklam gereklidir, maddi kaynaktır, ancak değerlerin bu kadar ayaklar altına alınmasına vesile olması üzücüdür. O anda maça formalite icabı bakmaya başladım ve eskilere daldım gittim. 5-6 yaşlarımda babamla maçlara gittiğimizde, merakla beklediğimiz anlardı, oyuncu isimlerinin anons edileceği saniyeler. Yüzde 90 her oyuncu her maç aynı numaralı formayı giyse de, acaba değişik bir durum olacak mı diye beklerdim. Hemen her takımda da bu böyleydi. Fenerbahçe'de 5 numara Oğuz'un, 8 Rıdvan'ın, 11 Aykut'un, Beşiktaş'ta 3 Kadir'in, 7 Feyyaz'ın, 10 Ali'nin, Galatasaray'da 7 Uğur'un,10 Tanju'nun, Trabzonspor'da 3 Ogün'ün, 6 Abdullah'ın formalarıydı misal. Örnekler saymakla bitmez, ancak sırtta ne reklam ne isim, sadece numara yazması çok güzel bir görüntüydü. Önce numara üstüne isim furyası başladı, sonra numaralar 1'den 99'a kadar seçilebilir oldu, ve son hamle de sırtlara büyük birer reklam konması oldu. Artık ne oyuncunun ne de numarasının önemi var eskisi kadar. Önemli olan reklam, önemli olan dış görüntü. Oyuncunun karakteri ve amatör uyguları mı? Onlar çok eskide kaldı. Özlüyorum, özlemeye doyamıyorum.


* Küçük bir hatırlatma; UEFA, 11. madde 4. fıkrada yazan kural gereği, ''Avrupa Kupası maçları''nda numara üstüne reklam konmasını yasakladı. Bundan dolayı Tobol karşısında aynı Ülker yazılarına denk gelmedik Galatasaray formalarında.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Siyah Beyaz, Ölüm Yaşam


Yaklaşık 10 gün kadar önceydi. Basında Vedat Okyar'ın görüntülerini görüp durumunun çok iç açıcı olmadığını farkettiğimde, 'Dayan Vedat Kaptan' başlıklı bir yazı yazmaya karar verip bir türlü klavye başına geçememiştim. Sadece ve sadece acil şifa dilemekten başka yapacak birşey de yoktu açıkçası. Derken araya giren birkaç uzun yolculuk ve birkaç günlük tatilin ardından dün gece evime girdiğimde, gözlerimden yorgunluk ve uykusuzluk aktığı için, aynı başlıklı yazıyı bu sabah yazmaya karar verip uykuya daldım. Tatil boyunca haberleri takip ederken hep kötü bir haber gelir mi diye endişelendim, ancak endişelerim yerini umuda bıraktı. Acaba dedim, iyileşir mi Vedat kaptan... Bilemezdim ki ben yorgunluktan uykuya dalıp sabah O'nunla ilgili yazı yazmaya hazırlanırken, kaptanın ebedi bir uykuya dalıp gideceğini. Televizyonu açar açmaz, aldığım ilk haber bu oldu kaderin cilvesi midir bilinmez. Ben uykudan henüz kalkmışken, taraflı tarafsız herkesin hep güler yüzle hatırlayacağı Vedat Okyar, cennete doğru yol almıştı artık. 'Dayan Vedat Kaptan' diye başlık atacakken, 'Yapma be Vedat Abi' cümlesi geçti içimden, yutkunmakta zorlanır vaziyette. Hemen her yaz sevilen bir sima eksilir oldu spor camiasından. Yaz güzeldir hoştur da, böyle olacaksa her defasında, ters düşeceğiz onunla da. 'Siz şampiyonluk kupasını getirin, size söz veriyorum iyileşeceğim' demiştin Beşiktaş camiasına. Oyuncular istediğini yaptı, ama sen koyverdin gittin bizi be Vedat Abi. Allah herkese senin gibi karakterli insan olmayı nasip etsin. Nur içinde yat, mekanın cennet olsun.

7 Temmuz 2009 Salı

Sporcu Eşlerini Transfer Etmek


Kulüp yöneticilerimizin transfer dönemlerinde yıllardır menajerlerden neler çektiklerine şahit olduk defalarca. Yöneticiler yabancı oyuncu tranferi için girişimde bulunur, oyuncuyu güçlükle ikna eder, iş imzaya kalmışken birden ortaya oyuncunun menajeri çıkar ve transfer askıya alınır. Böylece kulüpler ya oyuncuya ederinden daha fazla ücret ödemek zorunda kalırlar, ya da bitti gözüyle bakılan bu işten vazgeçerlerdi. Sadece dış transferde değil, ülke içi transferde de durum farklı değildi. Herkesin tamam dediği transfer bir şekilde askıya alınır, mutlaka bir takım pürüzler ortaya çıkardı. Oyuncuyu ikna etmek, çoğu zaman daha kolaydı menajeriyle pazarlık yapmaktan. Ancak artık futbolsever olarak birçoğumuz bu duruma iyice alıştık, menajerlerin aldığı ekstra ücretlere karşı duyarsız hale geldik. Haticenin değil neticenin önemli olduğu ülkemizde, fahiş ücretler ödense de mühim olan işin mutlu sonla bitmesidir malesef. Sorgulamayız işin özünü. Bittiyse tamamdır. Önemli olan sonuçtur. Dediğimiz gibi oyuncuyla kulüp arasına birilerinin girmesi doğal hale gelmiştir. Ancak özellikle son birkaç yıldır, farklı bir engel var kulüp yöneticilerinin önünde. Basında çok kez denk gelmişizdir, 'X oyuncuyla anlaşmaya varıldı, ancak eşi Türkiye'ye gelmek istemiyor' cümlesine. Sporcu eşlerini kulübe transfer edebilmek, sporcunun kendisini transfer etmekten zor hale geldi. Oyuncuların da haklılık payı var elbet. Hayatını birleştirdiği insanın fikrini hiçe sayarak bir başka ülkeye gitmek de kolay değil. Ancak bazı oyuncular var ki, 'hanımköylü' ifadesi bile az gelir onları ifade etmeye. Tamamen teslim olmuştur eşine ve sadece eşinin yaşamak istediği yere transfer olmayı kabul etmektedir. Bu durumda kaybeden yine kulüpler olmaktadır. İstediğiniz oyuncunun ayağına gidiyorsunuz, oyuncu topu menajerine atıyor, o engeli de aştık diyorsunuz, karşınıza çok daha sağlam bir kaya çıkıyor; oyuncunun eşi. Ve ancak bu son engeli aştığınız takdirde oyuncu size imza atıyor. Son olarak Yıldırım Demirören'in Nihat Kahveci'nin eşi Pınar Kahveci'yle yaşadığı diyaloglar malum. Ya da dünyaca ünlü bir yıldız Shevchenko'nun bu derece geri planda kalmasını kendisinden çok eşi Kristen Pazik'e bağlayanların da çokluğu dikkat çekmekte. Örnekler saymakla bitmez. 'Her başarılı erkeğin arkasında mutlaka bir kadın vardır' cümlesini kabullendik ona tamam, ama henüz 'her transfer edilecek oyuncunun önce eşi ile anlaşılacak' cümlesine hazır değil futbol camiası. Eskiden bekar oyuncuyu zaptetmek zor olur diye onların transferinden kaçınan yöneticilerimiz, bu son durumla beraber 'bekarlık sultanlıktır' diyerek yeniden onlara mı sarılacak bekleyip göreceğiz. İşleri hiç ama hiç kolay olmayacak.

The Fed Express


Ülkesindeki lakabı 'The Fed Express' İsviçreli yaşayan efsane Roger Federer'in. Tam 4 saat 17 dakika süren unutulmaz bir karşılaşma sonucunda sadece sahadaki rakibi Andy Roddick'i değil, tribünde kendisini izleyen bir diğer efsane Pete Sampras'ı da yeniyordu aslında. Kariyerinde 3 Avustralya Açık, 5 Wimbledon, 1 Roland Garros ve 5 de ABD Açık şampiyonluğu bulunan Federer, bu galibiyetle toplamda 15. Grand Slam şampiyonluğuna ulaşarak adını tarihe altın harflerle yazdırdı. Kolay değil 1981 doğumlu bir sporcunun bu yaşta tarihe geçmesi. Son yıllara damgasını vuran, sadece geçtiğimiz yıl liderliği Rafael Nadal'a kaptıran Federer, bu şampiyonlukla tenis dünyasının bir numarası olduğunu bir kez daha kanıtladı tüm izleyicilere. 'Wimbledon'da şampiyonluk kazanmamış bir tenisçinin cv'si eksik demektir' diye son derece doğru bir ifade kullanan spor yorumcusu Mert Aydın'a da tam donanımlı bir cv ile kendini gösteriyor Roger adeta. O artık bir yaşayan efsane...

2 Temmuz 2009 Perşembe

Adana Demirspor Mondiali Antirazzisti'de


Nedir bu Mondiali Antirazzisti? '1997 yılında birkaç arkadaşın bir araya gelip İtalya`daki evsizler ve göçmenler için düzenlediği bir futbol organizasyonuyken bugün Avrupa`nın hatta dünyanın her köşesinden futbolsevere ev sahipliği yapan bir karnaval' şeklinde tanımlanıyor. Bu yıl İtalya'nın Bologna şehrinde düzenleniyor, ve amaç kesinlikle sadece futbol oynamak değil. Şiddetsiz, cinsiyetçi olmayan, ayrımcılığın kendine yer bulamadığı spor kültürü için bir buluşma denebilir. Atölyeler, konserler, partiler ve söyleşiler de yapılacak. Ve Türkiye'den yalnızca bir takım katılacak bu karnavala; Adana Demirspor'lu taraftarların oluşturduğu 'Locomotive Anatolia' ekibi.. En yalın ifadesiyle 'Irkçılığa Karşı Dünya Kupası' adı veriliyor bu olaya. Yetkililer bu olayın bir turnuva değil, bir karnaval olduğunu belirtiyorlar üstüne basa basa. Önümüzdeki hafta çarşamba günü başlayacak bu karnaval, 12 Temmuz günü son bulacak. Pankart, fanzin, broşür, atölyeler, sunumların yanı sıra hafta turnuva boyunca düzenlenen konserler organizasyonun festival havasında geçmesini sağlayacak. Locomotive Anatolia, Ankara'da yaşayan Adana Demirspor taraftarlarından oluşan bir ekip. Ve bu organizasyonda ilk kez bir Türk ekibi yer alıyor. Karşılaşmalarda takımlar kadın-erkek karışık kurulabiliyor, fauller penaltıyı gerektiriyor, çivili ayakkabı giyilmiyor, çeyrek finallerden sonra penaltı atışları ile devam ediliyor. Temel amaç, rekabet yerine birlikte bir şeyler yapma duygusunu öne çıkarmak. Demirspor'un internet sitesinde konuya dair şöyle kısa bir açıklama yer almış ; ''Şiddetin her türlüsüne ve cinsiyet ayrımcılığına karşı haberlerle futbol blogları arasında farklı bir sesi yükseltmeye çalışan Demirsporlular, her türlü yozlaşmaya karşı futbola romantik bir coşkuyla sahip çıkma derdindeler. Ülkenin sıradanlaşan futbol atmosferinde, farklı bir ses olmayı başarabilen Demirspor tribünleri, bu kez tavrını yurtdışında ortaya koyacak."
Üstteki fotoğraf, Bologna'ya ayak basan grubun açtığı bir pankart.
Ne diyelim, yolun açık olsun Locomotive Anatolia, güzel anılarla dönmeniz dileğiyle...

Sokakta Polis, Tribünde Özel Güvenlik


'Ancak faşizmlerde üniformalı kurumlar teminat olabilir. Eğer dün asker üniformasına bakıp ferahlayanların yerine bugün polis üniformasından medet umanlar geldiyse bu durum demek ki memleketimizde sadece faşizmin yüzü yenilenmiştir. Mazruf aynıdır, zarfa cila çekilmiştir. ' diye yazmış Ece Temelkuran dün Milliyet'te yayımlanan yazısının gelişme kısmında..

Yazının anafikrini ise, başbakan Erdoğan'ın 'Polis, rejimin teminatıdır.' cümlesi oluşturuyor. Bu cümleye göre artık ülkemizde sokaklarda tek hakim polis olacak, halk polise güvenecek, polis de sokaktaki vatandaşın güvenliğini sağlayacak. Böyle bir uygulamaya, böyle bir açıklamaya ihtiyaç var mıydı tartışılır. Vatandaşın emniyet kurumuna ne kadar güvendiği de aynı şekilde tartışma konusudur. Ancak bütünüyle rejimin teminatını alenen emniyet kurumuna bırakmak, Temelkuran'ın belirttiği gibi demokraside değil, faşizm sisteminde daha geçerlidir.

Gelelim işin spor sahalarındaki yansımasına.. Dünyanın hemen her ülkesinde görülmektedir ki, stadyumların mimari yapısından tribündeki insanın hareketlerine kadar herşey, o stadın bulunduğu şehrin toplumsal yapısını da gözler önüne serer. Birçok araştırmacı bu konuda hemfikir olmuş ve, 'stadyumlar toplumun aynalarıdır' diye beyanlarda bulunmaktan çekinmemişlerdir. Halk sokakta birbiriyle küfürleşip kavga ediyorken, aynı halkın insanlarının tribünde küfür etmeden sakince maç izlemelerini beklemek abestir. Çünkü sokak ve tribün birbirlerinden kopamazlar. Başbakan Erdoğan yaptığı açıklamayla, polise olan güvenini belirtti, ve polisi rejimin teminatçısı ilan etti. Peki sokakta polise bu derece güven aşılanırken, sokağın yansıması olarak görünen tribünlerde ne oldu? Spor müsabakalarında şiddet ve düzensizliğin önlenmesine dair 5149. kanunun 5. maddesi gereğince; 9 Mayıs 2009 tarihi itibariyle spor müsabakası yapılan tesislere polisin girmesi yasaklandı. Evet, kısacası artık futbol voleybol farketmeksizin, hiçbir maçta tribünde polis olmayacak. Peki kim sağlayacak güvenliği? 'Özel güvenlik birimleri' sağlayacak. Polis üniforması yerine, üzerinde 'güvenlik' yazan sarı yelekli şahıslar sağlayacak. Bu durum açıkçası birçok kulübün işine gelmedi. Hem güvenliğin tam olarak sağlanabileceği meçhul, hem de bu kurum için ekstra ücret ödenecek. Taraftar ise durumdan memnun. Çünkü güvenlikçilerle iletişim kurabilmek, polisle iletişim kurabilmekten çok daha kolay. Ancak ilerleyen zamanda işler yoluna mı girecek, yoksa iyice çığırından mı çıkacak şimdiden bunu söylemek çok güç. İşin anlam verilemeyen yanı, sokaklar polise teslim ediliyorken, tribünlere polisin girmesinin yasaklanması çelişki doğuruyor kafalarda. Tribün sokağın yansımasıdır diyoruz, ancak bir tarafta güvenliği sağlayan polis, diğer tarafta kapıdan içeri giremiyorsa, haliyle kafalarda soru işaretleri beliriyor. Tribünde özel güvenlikçilerle muhatap olan taraftar, adımını dışarı attığında polisten aksi bir tepkiyle karşılaştığında ne yapacak? Hangisini daha çok benimseyecek? Nereden bakılırsa bakılsın insan ikilemde kalıyor. Sokakta insanlarla devamlı içli dışlı olan polisler, artık maçları kapının dışından takip ediyor. İyi mi oldu, kötü mü oldu? Zaman gösterecek.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Bernabeu'da Bir Yaz Akşamı


Tam tamına 350 basın mensubu, ve tribünlerde 50 bin, ekranları başında milyonlarca izleyici.. Bir Dünya kupası finali değil, herşeyden önce bir maç değil bunca insanın odaklandığı nokta.. Yalnızca ve yalnızca birkaç dakika süren bir imza töreni, gerçek bir görsel şölen. Futbolun bir spor olduğu kadar aynı zamanda bir şov işi olduğunu gösteren renkli anlar yaşandı dün gece Madrid'de. Real Madrid yönetimi aldığı bir karar ile, dünyanın her yerinde rahatlıkla takip edilebilmesi adına, akşam saatlerini seçmiş Kaka'nın imza töreni için. Ve dünyanın en iyi ve en pahalı oyuncularından biri olan Kaka, 8 numaralı formasıyla poz verdi dünyanın dört bir tarafına. Her ne kadar Maradona'nın Napoli'ye transferi sonrası toplanan 100 bine yakın seyircili imza töreni hafızalardan silinmemiş olsa da, dün geceki tören de büyük ses getirdi futbol camiasında. Başkan Perez, aynı uygulamayı pazartesi akşamı yine aynı saatlerde Ronaldo için yapacak. Muhtemelen benzer bir tablo ortaya çıkacak o gece Bernabeu'da. Ne olursa olsun, futbolun bir şov olduğunu tekrar tekrar görmemizi sağlıyor Real Madrid.