29 Ekim 2009 Perşembe

Bülent Uygun Nilüferspor'da


Haberi okuyunca şaşırdım açıkçası, ve nereden nereye dedim. Büyük lokma ye büyük laf etme derdim hemen her cümlesinden sonra Bülent Uygun'un.
Yeni hedefi 3.ligde aldığı bir takımı süper ligde zirveye taşımak muhtemelen. Ailesi Bursa'da yaşadığı için bu şehri seçti diyenler de çoğunlukta.
Şahsi fikrim büyük hata yaptığı yönünde, ancak başarılar dilemek düşer bize sadece.

27 Ekim 2009 Salı

Bursa'da Altın Günler


Kim ne derse desin, süper ligde bu sezon -şu ana kadar- en büyük çıkış Bursaspor'dan geldi. İstatistikler de bu çıkışı doğruluyor zaten. Oynanan 10 maç, alınan 7 galibiyet, 1 beraberlik neticesinde elde edilen 22 puan. Atılan gol 24, yenen gol 9. Ve an itibariyle lig ikincisi konumunda timsahlar. Senelerdir ligin ilk haftalarında birçok farklı takım bu heyecanı yaşattı aslında futbolseverlere. Gençlerbirliği, Manisaspor ve son olarak Sivasspor akla gelen ilk isimler. Ancak hep bir düşüş yaşandı, Sivasspor'un geçen yılki performansı hariç son ana kadar işi kovalayabilen pek olmadı. Şimdi tüm Türk halkı, Bursaspor'un bu çıkışı sürdürüp sürdüremeyeceğini konuşuyor. Halkımız bu konuyu tartışadursun, Bursa kenti yediden yetmişe kendini başarıya hazırlamış durumda. Öyle ki, şehrin taraftar grubu 'Teksas' takımı daha da motive edebilmek adına yeni bir uygulama başlatmış. Cumartesi günü oynanan İstanbul Belediyespor maçı öncesi, takımda gol atan, ve taraftar tarafından maçın adamı seçilen kişiye 'altın' verme karar almış tribünler. Bursaspor'un bu sezonki hedefinin Avrupa kupalarına katılmak olduğunu anımsatan Teksas grubu lideri Selim Kurtulan, bu hedef doğrultusunda taraftarlar olarak taşın altına ellerini koymak istediklerini ifade etmiş. Kurtulan, bu çerçevede grup olarak toplandıklarını ve futbolculara ödül verme kararı aldıklarını dile getirerek, ''Biz taraftarlar olarak gücümüz ölçüsünde futbolcuları cumhuriyet altını ile ödüllendirmeyi uygun gördük. Maçta gol atan ve en iyi oyuncu seçilen futbolcuyu altınla ödüllendireceğiz'' demiş. Gelelim işin biraz gülünç, ama güzel tarafına. Taraftar arasında yapılan oylamayla cumartesi günkü maçın adamı kaptan Ömer Erdoğan seçilmiş. Ancak karşılaşmayı Bursaspor 6-0 kazandı ve 6 golü de farklı oyuncular attı. Bakalım taraftar bu gol şovdan sonra uygulamayı sürdürecek mi? Laf ağızdan çıktı bir kere.

Şaka bir yana, Bursa halkı doğru yolda.

Millwall'da Galatasaray Yasağı


İngiltere'de güney Londra bölgesinin ekibi olan ve 'Aslanlar' lakabıyla tanınan Millwall, geçtiğimiz hafta evinde Leeds United'ı ağırlamıştı. Maçı ilginç kılan, Millwall tribünlerindeki bir kişinin, üzerinde Galatasaray formasıyla maça gelmesi, ve Leeds'li taraftarların bulunduğu bölüme boğaz kesme işareti yapmasıydı. 2000 yılında Taksim'de meydana gelen ve 2 İngiliz taraftarın ölümüyle sonuçlanan olayı gündeme getirerek, rakip taraftarı çılgına çeviren bu şahıs, Millwall yönetimince alınan karar doğrultusunda bir daha stada alınmayacak. Yönetici Andy Ambler, şahsın güvenlik kameraları tarafından tespit edildiğini belirtmiş ve gerekli önlemlerin alınacağını söylemiş. Maç esnasında Türk bayrağı sallayan bir başka taraftar daha gözaltına alınmış.

Kısacası, olaylar dünyanın her bölgesinde benzerlik taşıyor. Özünde kulüp taraftarlığı, birçok zaman ülke milliyetçiliğinin önüne geçebiliyor. Zamanında meydana gelen malum olayda tüm İngilizlerin ülkemize düşman kesildiğini sanmışken, yaklaşık 10 yıl sonra bir İngiliz'in, kulüp taraftarı olarak stada gidip Türk forması giyip bayrağımızı sallıyor olması garip geliyor okuduğumuz anda. Ülkemizde de benzer durum geçerli aslında. Belli olaylarda 'yetmiş milyon' tek yürek olabilme durumumuz söz konusuyken, iş kulüp taraftarlığına geldiğinde olaylar farklı gelişiyor. Birçok Avrupa Kupası maçında ülke içindeki rakibimizin o an maç yaptığı Avrupalı rakibini desteklememiz, bu tezi geçerli kılıyor. Ancak ülkemizde Millwall'daki gibi bir cezai uygulama söz konusu olabilir mi? Bence kesinlikle hayır.

23 Ekim 2009 Cuma

Haftasonu Futbol Ekranı


Bundan böyle her cuma haftasonunu evde futbol maçı izleyerek geçirmek isteyenlere elimden geldiğince yardımcı olmayı görev bildim.

Bütün hafta yoruldunuz, şimdi yattığınız yerden maç izleme zamanı.


24 Ekim Cumartesi

13:30 Mersin İdman Yurdu-Kartalspor / D Spor
14:45 Wolves-Aston Villa / Spormax
16:00 Bursaspor-İstanbul BŞB / Lig TV
16:30 Bayern Münih-E.Frankfurt / TRT 3
17:00 Rangers-Hibernian / Futbol Smart
17:00 Tottenham-Stoke City / Spormax
18:00 Honduras (-17)-Arjantin (-17) / Eurosport
19:30 Chelsea-Blackburn / Spormax
20:00 Eskişehirspor-Beşiktaş / Lig TV
20:00 Bordeaux-Le Mans veya Nice-Lyon / Kanal A
21:00 Nijerya (-17)-Almanya (-17) / Eurosport
21:00 Sporting Gijon-Real Madrid / NTV
21:45 İnter-Catania / NTV Spor
22:00 Rennes-Montpellier / Kanal A

25 Ekim Pazar

00:30 Atlético MG-Vitoria / Spormax
13:00 CSKA Moskova-FC Moskova / Spormax
13:30 Adanaspor-Altay / D Spor
14:30 Hamilton-Celtic / Futbol Smart
16:00 AZ Alkmaar-Ajax / Euro Futbol
16:00 Türkiye (-17)-Burkina Faso (-17)/ TRT 3 & Eurosport
16:00 Liverpool-Manchester United / Spormax
16:00 Siena-Juventus / NTV Spor
18:00 Auxerre-Lille veya Lens-Toulouse / Kanal A
18:15 West Ham-Arsenal / Spormax
18:35 Schalke 04-Hamburg / TRT 3
20:00 Fenerbahçe-Galatasaray / Lig TV
21:00 Kolombiya (-17)-Hollanda (-17) / Eurosport
21:15 River Plate-Boca Juniors / NTV Spor
22:00 Marsilya-Paris Saint Germain / Kanal A
22:00 Barcelona-Real Zaragoza / NTV Spor
22:00 İnternacional-Gremio / Spormax

21 Ekim 2009 Çarşamba

Şeytana Yenilme Ronaldo


Büyüye inanır mısınız bilmem. Ben inanmayanlardanım. Uğurlu saydığım birkaç kıyafetim veya hareketim vardır o ayrı. Ancak olumsuz herhangi bir olay yaşandığında ' bu işte kesin büyü var' diyenlere, bazı olaylarda 'sen büyülenmişsin' diyenlere hep gülümsemişimdir. Komik gelir oldum olası büyü kelimesi bana. Tesadüf ve şans faktörlerine sıkça rastlanır hayatta. Ama büyülenmek nedir onu çözememişimdir ezelden beri. Her neyse. Sabahtan bu yana birkaç sitede görüp dikkatimi çeken bir olay oldu, ondan bu kadar taktım bugün büyü konusuna.
Bildiğiniz üzere günümüz itibariyle dünyanın en pahalı futbolcusu ünvanını elinde bulunduran Portekizli yıldız Cristiano Ronaldo, şampiyonlar liginde Real Madrid-Marsilya maçında bir sakatlık geçirmişti ve maçı tamamlayamamıştı. Bizler acaba bu sakatlık ciddi midir değil midir diye düşünürken, Ronaldo'nun Sevilla maçında oynayamaması işin ciddi olduğunu gözler önüne seriyordu. Yine de bir sonraki maç, Portekiz-Macaristan milli maçında sahadaki yerini alan yıldız oyuncu, bu maçın henüz ilk yarısında tekrar sakatlanıp oyundan alınınca, tüm futbolseverleri bir şüphe sarıyordu. Tahminimize göre iş ciddiydi. Beklenen açıklama milli takım doktorlarından geldi ve Cristiano'nun 1 ay sahalardan uzak kalacağı açıklandı. Buraya kadar herşey olağan aslında. Hemen her oyuncunun başına gelebilecek durumlar bunlar. İşin ilginç yanı, dünyanın birçok bölgesinde, Ronaldo'nun sakatlığını 'büyü'ye bağlayan insan sayısının fazlalığı. Evet, binlerce insan yıldız oyuncuya büyü yapıldığını, ve bu yüzden sakatlıktan kurtulamadığını yazıp çiziyor. En garip gelişme ise, dünyanın (bize göre) bir ucunda, Peru'da yaşanmış geçtiğimiz günlerde. Perulu birkaç din adamı başkent Lima'daki İspanya Büyükelçiliği'nin önünde toplanmış, ellerinde Ronaldo'nun sakatlık anındaki fotoğraflarıyla dolanıyorlar. Görevleri, büyü yapılan insanları büyüden arındırmakmış. Kendilerine bunu iş edinmişler ve bu yüzden toplanmışlar. Sürekli dua ederek Ronaldo'yu kötü niyetli insanlardan korumayı amaçlıyorlarmış. İçlerinden yaşlıca bir tanesi ise şu cümleyi tekrarlıyormuş devamlı ; "Defol Şeytan! Ronaldo sen en iyisin! Şeytana yenilme!"
Milli takım doktorları Ronaldo'nun 14 ve 18 kasım'da Bosna-Hersek ile oynanacak play off maçlarına yetişebileceğini söylüyorlar. Aynı zamanda dünyanın birçok bölgesinde 'büyübozanlar' Ronaldo'nun çevresindeki şeytanı kovmakla uğraşıyorlar.
Cristiano büyük ihtimalle 3 hafta içinde oynayacak duruma gelecek. Ama ya sakatlığı nüksederse? Artarak devam mı eder dualar, yoksa olayın 'büyü' ile ilgisi olmadığını çözer mi insanlar?

Defol şeytan, çık yeşil sahalardan !

20 Ekim 2009 Salı

'İyi Oyuncu Dedim, Alın Demedim'


Bugün Hürriyet Gazetesi'nin spor sayfalarında öyle bir haber vardı ki, özellikle Beşiktaşlılar gülseler mi, ağlasalar mı bilememişlerdir bu haberi okuduktan sonra. Haberden ziyade, başkan Yıldırım Demirören ile teknik direktör Mustafa Denizli arasında geçen kısa bir konuşmaydı özünde bu sayfaya yansıyan. Noktasına dokunmadan aktarıyorum 27 Ağustos akşamı ikili arasında yaşanan bu diyaloğu. İçinde bulunulan durum, bu konuşma okunduktan sonra daha iyi anlaşılabilir kanımca.


Mustafa Denizli’nin telefonu çalıyor. Arayan, başkan Yıldırım Demirören. Tabata transferini bitirmiş, müjdeyi Mustafa Denizli’ye vermek için sabırsızlanıyor. Ve aralarında şu diyalog geçiyor.

Y.D: Hocam hayırlı olsun.
M.D: Hayrola başkan.
Y.D: Tabata’yı aldım hocam.
M.D: Niye?
Y.D: Hocam sen hep diyordun ya “Çok iyi futbolcu” diye.
M.D: Evet ben “İyi futbolcu” diyordum ama hiçbir zaman “Alın” demedim.
Y.D: Hocam, bu iş artık bitti. Gaziantepspor ve Tabata ile her konuda anlaştım. İmzaları bile attık.
M.D: Hayırlısı olsun o zaman...


Bir gün sonra Tabata basının karşısındaydı. İmzayı attı ve 15 numaralı Beşiktaş formasını sırtına geçirdi.Burada önemli olan Tabata değil, ki Tabata bana göre ilerleyen haftalarda maksimum fayda sağlayacak Beşiktaş'a. Burada üzerinde durulması gereken konu, başkanla hoca arasındaki iletişim kopukluğu.
Son olarak şunu merak ediyorum. Hocanın her 'iyi oyuncu' dediğini başkan almaya kalkarsa, sonu nereye gider bu işin. Sanırım taraftar yerden göğe kadar haklı 'yeter' diye bağırırken.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Yok Artık Viana


Yer; Brezilya. Lig; Maranhao bölgesi'ndeki bölgesel 2. lig.
Şampiyon olan takım bir üst lige çıkacak ve Moto Club takımı haftaya lider giriyor.
Maçını 2. sıradaki rakibi Viana'dan önce oynayan Moto, sahadan 5-1'lik galibiyetle ayrılarak mucize olmaması halinde bir üst lige çıkmayı bekliyor. 2. sıradaki Viana ise tüm dünyayı şaşkına çevirecek skoru elde etmek için, yani rakibini 11 farklı yenmek için sahaya çıkıyor. Rakibi ise Chapadinha.
Karşılaşmanın 80. dakikası geldiğinde tabelada 2-0 Viana'nın üstünlüğü görünüyor. Herkes Moto Club'ın artık şampiyon olduğunu düşünürken, 'mucize' gerçekleşiyor. Şampiyonluk için son 9 dakikada 9 gole ihtiyacı olan Viana, her dakikaya bir gol sığdırarak son düdüğe kadar durumu 11-0 yapıyor ve bir üst lige çıkıyor.

Eski yıllarda bilgisayarlarında Fifa oynayanlar bilir. Oyunun zorluk derecesini 'amatör' olarak ayarladığımızda, rakip hiçbir topa müdahale etmez, biz de herkesi çalımlayıp goller atarak farklı galibiyetler elde ederdik. Ama en nihayetinde bu bir oyundu. İşte maçın gollerini izlerken sanal mı gerçek mi çözülemeyen özet görüntülerinin linki;





Brezilya Futbol Federasyonu, bu skandala kayıtsız kalmayarak soruşturma başlatmış bu maçla ilgili, bunu da belirtmiş olalım.

15 Ekim 2009 Perşembe

Haftasonu Futbol Ekranı


'Bütün hafta koştuk yorulduk, hava zaten kapalı, cumartesi pazar evden çıkmam' diyen futbol delilerine itinayla sunulur.


Cumartesi

14:30 St Johnstone-Rangers / Euro Futbol
14:45 Aston Villa-Chelsea / Spormax
16:00 Denizlispor-Bursaspor / Lig TV
17:00 Celtic-Motherwell / Euro Futbol
17:00 Manchester United-Bolton / Spormax
17:00 Stoke City-West Ham / Spormax
19:00 Juventus-Fiorentina / NTV Spor
19:00 Konyaspor-Mersin İdman Yurdu / D Spor
19:00 Nottingham Forest-Newcastle / Futbol Smart
20:00 Beşiktaş-Kasımpaşa / Lig TV
20:00 Nancy-Marseille / Kanal A
21:00 Real Madrid-Valladolid / NTV
21:45 Genoa-İnter / NTV Spor
22:00 Lille-Rennes / Kanal A
23:00 Valencia-Barcelona / NTV


Pazar

13:00 Lokomotiv Moskova-Spartak Moskova / Spormax
15:00 Blackburn-Burnley / Spormax
16:00 Gaziantepspor-Fenerbahçe / Lig TV
17:30 Sparta Rotterdam-Feyenoord Rotterdam / Futbol Smart
18:00 Wigan-Manchester City / Spormax
19:00 Dardanelspor-Çaykur Rizespor / D Spor
20:00 Galatasaray-Trabzonspor / Lig TV
21:45 Milan-Roma / Ntvspor
22:00 Palmeiras-Flamengo / Spormax
22:00 Toulouse-Paris SG / Kanal A

Gece Yarısı Tangosu


Yıllar önce Galatasaray'la büyük zaferler yaşayan, Türkiye'de şampiyonluk, Avrupa'da Süper Kupa gören, bununla yetinmeyip Şampiyonlar Ligi'nde tarih yazan, ancak apar topar ülkemizden ayrılmak durumunda kalan kır saçlı bir adam vardı. Yetmedi, çok özledik O'nu ve yeniden getirdik ülkeye. Bu kez Beşiktaş'ın başındaydı, bu kulübümüzde de şampiyonluk yaşadı, yetmedi UEFA Kupası'nda çeyrek finali gördü. Ancak hep eksik olan birşeyler vardı, hep eleştiriliyordu. Çünkü 'bazılarına' göre iyi futbol oynatmıyordu takımına, ama hep kazanıyordu bir şekilde. Önemli olanın iyi futboldan çok kazanmak olduğunu düşünenler savunuyordu O'nu sadece. Mircea Lucescu'dan bahsediyorum. Nerede aklıma gelmişti ki Lucescu birden bire?

Dün gece son zamanların en önemli ve en gergin maçlarından biri vardı televizyonda. Türkiye-Ermenistan maçından bahsetmiyorum elbette. Uruguay'daki Uruguay-Arjantin maçı bu bahsi geçen. Saatler gece yarısı 1'i gösterdiğinde, iş güç sahibi 'normal' vatandaşlar uykuya daldığında başladı 'normal olmayanlar'ın gecesi. Uruguay kazanırsa Dünya Kupası'na gidecek, bir başka deyişle maç bu skorla biterse Arjantin- birçoğumuzun efsanesi- kupaya gidemeyecekti. Hafif kapanan gözlerle maçı izlemeye başladığımda aklımda belirdi az evvel bahsettiğim kır saçlı Rumen,Lucescu. Bir futbol efsanesi Diego Armando Maradona, sanki Luce'yle maçtan önce konuşmuşçasına, aynı futbolu oynatıyordu öğrencilerine Rumen hocayla. '0-0 sizin için yeterli skorsa, maçı bu şekilde bitirmek adına uğraşmak en mantıklı iştir' demişti Rumen hoca bir açıklamasında yıllar evvel. Rakip kaleye pek gitmeyen, ancak kalesine de rakibini yaklaştırmayan, maçı adeta 'uyutan' tangocular vardı sahnede. Maçın gece 3'te biteceğini bile bile 'oturmaya değer mi' diye bir kez bile düşünmedi izleyiciler. Çünkü Maradona'nın Arjantin'i vardı sahada. Dakikalar geçiyor,ilk yarı bitiyor, ve her dakika aklıma Lucescu'nun Galatasaray'ı, Beşiktaş'ı, Shaktar'ı geliyordu. Aynı futbol, aynı mantık. 'Ama' dedim içimden, bu adamlar sonlara doğru bir de gol bulur, öyle kapatır bu geceyi. Lugano'nun altıpasta kafa yerine sırtıyla vurduğu pozisyon hariç çok heyecan vermeyen, hemen herkesin 0-0 biter dediği maçta bitime 5 dakika kala beni yanıltmadı tangocular. Ve rüyasını bitirdiler Uruguay'ın. Zaten 10 kişi kalan rakibini Bolatti'yle avlayan Arjantin mutlu sona ulaşıyor, belki de televizyon başında onları destekleyen milyonları selamlıyordu, 'önümüzdeki yaz bizi izleyin' dercesine.
'Beni sürekli arkamdan vurmaya çalışanlar oldu, hep futbolu çirkinleştirdiğimi söylediler, ama hep kazanan ben oldum, yanılan onlar oldu' demişti Mircea Lucescu ülkesinin yolunu tutarken.
Ben Maradona-Lucescu ikilisini maç boyunca birbirine benzetmişken, maç sonunda beni şaşırtmayan şöyle bir açıklama geldi Arjantin'li futbol efsanesinden; 'Bütün Arjantin halkına tüm kalbimle teşekkür ediyorum. River nehrinin karşı yakasına geçip bizi destekleyen onlardı. Aileme de çok teşekkür etmek istiyorum. Ancak teşekkürü haketmeyenler de var ve onlar kendilerini biliyor. Bu takıma inanmayanları, bana pislik gibi davrananları asla unutmayacağım. Bu takım onların yardımı olmadan tüm onuruyla Dünya Kupası’na gitmeye hak kazandı.'

Ve güneşin doğmasına saatler kala yatağımızın yolunu tutuyorduk, önümüzdeki yaz tangocuları Afrika'da görebilecek olmanın tatlı telaşıyla.
(Çok minik bir dipnot yazma gereği duydum. Maç bittiğinde kurduğum en net cümlelerden biri, 'Bundan sonra izleyeceğim tüm maçları keşke hep Emre Gönlüşen anlatsa' oldu. Maç böyle anlatılır işte, sesine sağlık)

13 Ekim 2009 Salı

Uruguay o Argentina


Başlığımız 'Uruguay veya Arjantin' anlamına gelmekte.
Bu gece,bu iki ülke adına kader gecesi, çünkü kazanan 2010 Dünya Kupası'na gitme hakkı kazanacak.
Arjantin'siz bir Dünya Kupası düşünemeyenler ve Arjantin'i destekleyenler çoğunlukta da olsa, Uruguay'ın da kendi kıtasında bir futbol efsanesi olduğunu unutmamak gerek.
Saat 9'daki (bana göre tatsız tuzsuz,amaçsız) Türkiye-Ermenistan maçının ardından, gece yarısı 1'de tüm dünyanın gözü bu maçta olacak.

Ntvspor, meraklıları için maçı canlı yayınlıyor, es geçilmemeli.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Baba Beni Okula Gönder


Müjdeler olsun. Senelerdir üzerine düşünüp kafa yorduğumuz, nasıl güzelleştiririz, nasıl geliştiririz diye her fırsatta tartıştığımız eğitim sistemimiz, sonunda en güzel halini aldı. Kurtulduk kısacası. Nasıl mı? Talim Terbiye Kurulu 19.09.2009 tarih ve 151 sayılı kararı ile ortaöğretim kurumlarında haftalık ders çizelgesinde değişikliğe gitmiş, resim, müzik, beden eğitimi derslerinin üçünün de aynı anda alınması yasaklanmış, bunlardan ikisi birarada alınabilip, bunlar da haftada bir saat ders olarak görülecekmiş. Ne güzel değil mi? Haftada bir saat denilen olay da yanlış anlaşılmasın hani, bir ders saatinden bahsediliyor. Yani tamı tamına koca bir 45 dakika! Zaten programsız şekilde ilerleyen beden eğitimi dersleri, sürenin de daralmasıyla elden gidiyor. Bundan güzel bir kurtuluş yöntemi olabilir mi? Rusya, Amerika, İsveç gibi ülkelerde haftalık beden eğitimi dersi 8 saat, hala da artırmaya çalışıyorlar. Almanya'da ve Fransa'da 7 saat, onlar da şuursuzca bu sayıyı artırmaya uğraşıyorlar. Biz ise öğrencilerimizi soru ve sınav bombardımanına tutarak geleceğe hazırlıyoruz. Ne gerek var efendim resime, beden eğitimine. Bizim çocuklarımız çoktan birer yarış atı oldular zaten. Beden eğitimi almadan yarışmaya da alışırlar nasılsa. Okul bahçelerini de otoparka dönüştürelim, basket potasıymış, futbol kalesiymiş ne gerek bize. Televizyondan seyrederiz futbolu, play stationda yaparız maçları, bacak kası yerine çalıştırırız parmak ve çene kaslarını. Ama tüm bunlar olurken en büyük hedefimizdir olimpiyatları ülkemize getirmek. Dünya şampiyonalarından şampiyon çıkarmaktır amaç her spor dalında. Nasıl olacak bunlar bu eğitim sistemiyle diye soranlara tokat gibi cevap gecikmiyor eski Gençlik ve Spor Genel Müdürümüz Mehmet Atalay'dan. “Şampiyon olabilecek sporcular yetiştiremezsek transfer ederiz. Elvan’ı nasıl getirdiysek, voleybolcu Natalia’yı nasıl getirdiysek güçlü ülkelerden sporcu alabiliriz. Rusya’dan yüzücü, Küba’dan yüksek atlamacı getirebilir ya da başka bir ülkeden başka bir sporcu olabilir.”
'Baba beni okula gönder, daha çözecek binlerce test var' demekten başka söz kalmaz bize de müdürümüzün bu açıklayıcı sözlerinden sonra.

Seninle Olmak Var Ya


An gelir kelimeler kifayetsiz kalır.
Çok deplasman otobüsü gördüm, böyle bir kareye ilk kez denk geldim.
Tarih; 17 Mayıs 2009 Pazar.
Yer; Ankara'dan final maçından dönen Karşıyaka deplasman otobüsünün koltukları.




* Fotoğraf www.gyepesto.com' dan alınmıştır.

6 Ekim 2009 Salı

Yokluktan Çıkan Galibiyet




Türk futbol medyası Galatasaray'ın düşüşüyle, Fenerbahçe'li Alex'in performansıyla, İnönü'deki Beşiktaş taraftarının protestosuyla ilgilenedursun, ülkenin diğer ucunda benzeri belki de görülmemiş bir 3 puan hikayesi çıktı karşımıza geçtiğimiz günlerde. Çok az yerde denk geldiğimiz haberin başlığı aynen şu şekildeydi; 'Maddi imkânsızlık yüzünden lastik ayakkabından krampon ve atletten formalarla sahaya çıkan Sivricespor, Elazığ Telekomspor'u 4-1 yendi.' Kendi adıma ilk cümlemde bahsettiğim takımlarla ilgili bıkkınlık veren manşetlerden çok daha ilginçti bu haber başlığı. Kulübün hem başkanı hem de teknik direktörü Ahmet Yetik, genelde çiftçilerin giydiği ‘Ankara Lastiği’ denilen ayakkabılardan 20 çifti 80 TL'ye, 20 atlet ve şortu 80 TL'ye ve 20 çorabı da 20 TL'ye alarak toplam 180 TL maliyetle malzeme sorununa çözüm bularak, takımı zor şartlarda, onurlu biçimde sahaya sürüyordu. Amatör liglerimizde yokluklar içinde var olmaya çalışan çok takımımız var, ancak şartlar gereği malesef gündeme gelemiyorlar. Bunlardan biri olan Sivricespor'da Ahmet Yetik, maç öncesi yardım için gittiği tüm kurumlarda kapıların yüzüne kapandığını, ve atletlerin üzerine kalemle numara yazıp, lastik ayakkabılarla maça çıkmalarının kaçınılmaz olduğunu belirtiyor. İşin ilginç yanı, kramponlarla ve formalarla sahaya çıkan rakipleri Telekomspor'u farklı mağlup ediyorlar. Yetik son olarak ; 'İç çamaşırlarıyla bugüne kadar Türkiye’de değil herhalde dünyada sahaya çıkan futbol takımı olmamıştır. Sanırım biz ilk olduk, ama inşallah sonuncusu da biz oluruz” diyor, ve artık destek görmelerinin zamanının geldiğini vurguluyor. Kimileri milyon dolarlar alıp oyundan çıkarıldığı zaman pırıl pırıl formalarını yere fırlatırken, kimileri atlet üzerine keçeli kalemle numara yazıp, sahaya çıkıp maç kazanıyor. Fazla söze ne hacet!

5 Ekim 2009 Pazartesi

Biz Büyüdük Ve Kirlendi Dünya


Maçlar gündüz saatlerinde oynanırdı o yıllarda. Öğleden sonra 4'te başlayacak bir maça gitmek için, sabah erkenden kalkar, evin içinde heyecanla bir oraya bir buraya yürür, 5 dakikada bir babama dönüp 'Ne zaman çıkıyoruz?' diye sorar, her defasında da 'Oğlum daha erken, ne yapacağız bu kadar erken çıkıp' cevabını alır otururdum bir köşeye. 'Hadi yavaş yavaş çıkalım madem' cümlesini duyduğumda ise dünyalar benim olurdu. Anadolu yakasında oturduğumuzdan, vapurla geçerdik Dolmabahçe'ye ve o 20 dakikalık deniz yolculuğunda, kafamda yaşardım maçı adeta. Elimde muhakkak bir torba bulunurdu içi ufak ufak kesilmiş gazete kağıtlarıyla dolu olan. Bakmayın siz maç günü heyecanlı olurdum dememe, maça birkaç gün kala başlardı bende heyecan. Kocaman bir gazeteyi özenle ufak ufak kesip torbama doldururdum, 'bizim takım' sahaya çıkarken güzel bir merasim havası yaratmak isterdim çünkü. Ve bizimkiler ne zaman sahaya çıksa fırlatırdım kağıtlarımı havaya, ufak parçalar havada süzülürken, ben babamın sırtındaki yerimi çoktan almış olurdum, olup biteni daha rahat görebilmek adına. Gel zaman git zaman böyle geçti seneler. İlk aşama babamın sırtından kendi ayaklarımın üzerinde maç izlemeye geçme aşaması oldu. Hani derler ya stadyumlarda eskiden çok daha nezih ortam olurdu diye, gerçekten de öyleydi. Herkes birbiriyle fikir alışverişinde bulunur, yanında getirdiği köfte ekmeğin bir parçasını yanındakine ikram eder, gerektiğinde takıma destek vermek adına çılgınlar gibi bağırır, sonuç ne olursa olsun sakin bir şekilde dağılırdı insanlar evlerine. Kavgaya gürültüye tanıklık etmedim dersem çok ayıp etmiş olurum. Hem de öyle kavgalar olurdu ki, maçtan önceki gece başlayan olaylar, maç bittikten sonra bile devam ederdi. Ama mertçeydi herşey. Dedim ya çok kavga gördüm diye, yumruktan ve tekmeden başka şey görmedim. Kavga bile delikanlı gibi edilirdi o zaman. Bir kişiye 8-10 kişi, hele bıçakla sopayla saldırmak, itibarını sarsardı adamın. Seneler seneleri kovaladı, kale arkasında 10 yıla yakın zamanımızı geçirdiğimiz koltuklar dar gelmeye başladı yaşının ergenliğe erişmesiyle giderek ateşli bir hal alan bendenize. Hep göz ucuyla bakıp 'bir gün ben de orada olacağım' dediğim kapalı tribün, en büyük sevdam olmuştu artık. Yaş 16-17 olmuş, nispeten ergenliğe geçiş yapmış biri olarak, babamın hala benimle kapalının o ateşli vaziyetine geliyor olması da inatla hoşuma gidiyordu. Çok şey gördük geçirdik kapalıda. Gerçekten hayatı orada öğrendim desem abartmış olmam. Kavgalar, dostluklar, insan satmalar, polisten darbe yemeler, hiç tanımadığın insanla bir gol sonrası sarmaş dolaş olmalar vs.. Ancak biliyordum oranın da gün gelip yetersiz kalacağını. Her gittiğimde insanların bir önceki hafta deplasmanda neler yaşadığını birbirleriyle paylaşmaları o kadar hoşuma gidiyordu ki, bu sevdanın peşine sadece İstanbul'da değil, ülkenin dört bir yanında düşmeliydim artık. Aynen de öyle oldu, gidilen deplasmanlar, yaşanan daha büyük dostluklar, bir şişe suyu 10 kişi paylaşmak müthiş haz veriyordu insana. Derken araya giren üniversite yılları, şehir değiştirme durumu vs. derken araya kopukluk girmişti. Yine de sevdamızın peşindeydik ancak işin içinde olamıyorduk eskisi kadar. Arada gidip geldiğim maçlarda bazı şeylerin değişmeye başladığını gördüm, hem bende, hem tribünde. Eskisi gibi birkaç gün öncesinden heyecan yaşama olayı bitmişti artık, maçın önemine göre en fazla bir gün öncesinden ince bir heyecan kaplıyordu bedeni. Hele ki maça giderken hazırlık yapma devri çoktan sona ermişti. Tribünlerde de değişimler seziyordum, çocukluğumdan beri tanıdığım abiler maça gelmez olmuştu, gelenlereyse şimdinin 15-20 yaş kuşağı gereken saygıyı göstermiyordu. Herşey güzel görünüyordu uzaktan bakıldığında, marşlar, tezahüratlar, coşku vs.
Ama ne o masumane marşlar kalmıştı, ne de adam gibi yapılan kavgalar. O herşeyden kutsal gördüğüm kapalı tribünde günün birinde bıçakla adam öldürüleceğini hayal bile edemezdim açıkçası. Tribüne bağırmaktan çok gösteriş yapmaya gelen gençlerin artması, en ufak tartışmada bıçakların çekilmesi, 2 yıldır maçlara gidenlerin 50 yıldır tribünde olanlara yaptığı yanlış davranışlar vs. derken içimdeki burukluk giderek artıyordu. Çocukluğunda sabah erkenden babamın kolundan hadi çıkalım artık diye tutturan bendeniz de, maça yarım saat kala hala dışarıda bir 'bira daha içsek mi' derdine düşmeye başlayınca anladım ki, ne ben eski benim, ne de kapalı eski kapalı artık. Ömrümde kaçırdığım maç sayısı gerçekten çok azdır, hala da öyledir orası ayrı. Ancak heves aynı heves mi,kesinlikle hayır.

Gelelim işin özüne. Geçtiğimiz cumartesi günkü Denizlispor maçı öncesi, takım o kadar perişan bir haldeydi ki, stadın dolmayacağını, içerde kavgaların çıkacağını adım gibi biliyordum. Ama dedim ya garip bir sevda diye, orada olmalıydım herşeye rağmen. 3-0'dan 3-3 biten malum Valerenga faciasından 4 gün sonra 35 bin kişi vardı stadda zamanında, takıma destek olmak adına. 'Yıkılmadık ayaktayız' şarkısı çalmıştı onlarca defa ve gözleri dolmuştu herkesin. Ama malesef, biz büyüdük, dünya değişti, kirlendi, ve artık destek değil protestoya gelmişti taraftar maça. Belki de gitmez olaydım dediğim tek maçtı cumartesi günkü maç. Onca facialar yaşandı, kimlere ne maçlar verdik ama keşke gelmeseydim demedim bugüne kadar. Ama cumartesi, kardeşin kardeşe nasıl vurduğunu, stadın dört bir yanında yumruk yumruğa insanların girdiğini, bazı çıkarlar uğruna bazı insan bozmalarının kadın çocuk demeden tekme attıklarını, kısacası Beşiktaşlı'nın Beşiktaş'lıya bu kadar nefretle baktığını gördüm ya, ilk defa gelmez olaydım dedim.
Birçok abimiz cumartesi günüyle beraber bir daha tribüne gelmeme kararı aldılar. Çünkü onlar benim sonlarına yetiştiğim o mükemmel yıllara şahit olan insanlardı. Daha fazlasını onlar da kaldıramazdı. Maçın sonucu belki de ilk defa hiç önemli değil benim için. Neydi malum şarkı? Biz büyüdük ve kirlendi dünya...
Babam mı? O artık sadece televizyondan özet görüntülerine bakıyor maçların. Ama biliyorum ki, hala benden daha hevesli,daha heyecanlı.