
Maçlar gündüz saatlerinde oynanırdı o yıllarda. Öğleden sonra 4'te başlayacak bir maça gitmek için, sabah erkenden kalkar, evin içinde heyecanla bir oraya bir buraya yürür, 5 dakikada bir babama dönüp 'Ne zaman çıkıyoruz?' diye sorar, her defasında da 'Oğlum daha erken, ne yapacağız bu kadar erken çıkıp' cevabını alır otururdum bir köşeye. 'Hadi yavaş yavaş çıkalım madem' cümlesini duyduğumda ise dünyalar benim olurdu. Anadolu yakasında oturduğumuzdan, vapurla geçerdik Dolmabahçe'ye ve o 20 dakikalık deniz yolculuğunda, kafamda yaşardım maçı adeta. Elimde muhakkak bir torba bulunurdu içi ufak ufak kesilmiş gazete kağıtlarıyla dolu olan. Bakmayın siz maç günü heyecanlı olurdum dememe, maça birkaç gün kala başlardı bende heyecan. Kocaman bir gazeteyi özenle ufak ufak kesip torbama doldururdum, 'bizim takım' sahaya çıkarken güzel bir merasim havası yaratmak isterdim çünkü. Ve bizimkiler ne zaman sahaya çıksa fırlatırdım kağıtlarımı havaya, ufak parçalar havada süzülürken, ben babamın sırtındaki yerimi çoktan almış olurdum, olup biteni daha rahat görebilmek adına. Gel zaman git zaman böyle geçti seneler. İlk aşama babamın sırtından kendi ayaklarımın üzerinde maç izlemeye geçme aşaması oldu. Hani derler ya stadyumlarda eskiden çok daha nezih ortam olurdu diye, gerçekten de öyleydi. Herkes birbiriyle fikir alışverişinde bulunur, yanında getirdiği köfte ekmeğin bir parçasını yanındakine ikram eder, gerektiğinde takıma destek vermek adına çılgınlar gibi bağırır, sonuç ne olursa olsun sakin bir şekilde dağılırdı insanlar evlerine. Kavgaya gürültüye tanıklık etmedim dersem çok ayıp etmiş olurum. Hem de öyle kavgalar olurdu ki, maçtan önceki gece başlayan olaylar, maç bittikten sonra bile devam ederdi. Ama mertçeydi herşey. Dedim ya çok kavga gördüm diye, yumruktan ve tekmeden başka şey görmedim. Kavga bile delikanlı gibi edilirdi o zaman. Bir kişiye 8-10 kişi, hele bıçakla sopayla saldırmak, itibarını sarsardı adamın. Seneler seneleri kovaladı, kale arkasında 10 yıla yakın zamanımızı geçirdiğimiz koltuklar dar gelmeye başladı yaşının ergenliğe erişmesiyle giderek ateşli bir hal alan bendenize. Hep göz ucuyla bakıp 'bir gün ben de orada olacağım' dediğim kapalı tribün, en büyük sevdam olmuştu artık. Yaş 16-17 olmuş, nispeten ergenliğe geçiş yapmış biri olarak, babamın hala benimle kapalının o ateşli vaziyetine geliyor olması da inatla hoşuma gidiyordu. Çok şey gördük geçirdik kapalıda. Gerçekten hayatı orada öğrendim desem abartmış olmam. Kavgalar, dostluklar, insan satmalar, polisten darbe yemeler, hiç tanımadığın insanla bir gol sonrası sarmaş dolaş olmalar vs.. Ancak biliyordum oranın da gün gelip yetersiz kalacağını. Her gittiğimde insanların bir önceki hafta deplasmanda neler yaşadığını birbirleriyle paylaşmaları o kadar hoşuma gidiyordu ki, bu sevdanın peşine sadece İstanbul'da değil, ülkenin dört bir yanında düşmeliydim artık. Aynen de öyle oldu, gidilen deplasmanlar, yaşanan daha büyük dostluklar, bir şişe suyu 10 kişi paylaşmak müthiş haz veriyordu insana. Derken araya giren üniversite yılları, şehir değiştirme durumu vs. derken araya kopukluk girmişti. Yine de sevdamızın peşindeydik ancak işin içinde olamıyorduk eskisi kadar. Arada gidip geldiğim maçlarda bazı şeylerin değişmeye başladığını gördüm, hem bende, hem tribünde. Eskisi gibi birkaç gün öncesinden heyecan yaşama olayı bitmişti artık, maçın önemine göre en fazla bir gün öncesinden ince bir heyecan kaplıyordu bedeni. Hele ki maça giderken hazırlık yapma devri çoktan sona ermişti. Tribünlerde de değişimler seziyordum, çocukluğumdan beri tanıdığım abiler maça gelmez olmuştu, gelenlereyse şimdinin 15-20 yaş kuşağı gereken saygıyı göstermiyordu. Herşey güzel görünüyordu uzaktan bakıldığında, marşlar, tezahüratlar, coşku vs.
Ama ne o masumane marşlar kalmıştı, ne de adam gibi yapılan kavgalar. O herşeyden kutsal gördüğüm kapalı tribünde günün birinde bıçakla adam öldürüleceğini hayal bile edemezdim açıkçası. Tribüne bağırmaktan çok gösteriş yapmaya gelen gençlerin artması, en ufak tartışmada bıçakların çekilmesi, 2 yıldır maçlara gidenlerin 50 yıldır tribünde olanlara yaptığı yanlış davranışlar vs. derken içimdeki burukluk giderek artıyordu. Çocukluğunda sabah erkenden babamın kolundan hadi çıkalım artık diye tutturan bendeniz de, maça yarım saat kala hala dışarıda bir 'bira daha içsek mi' derdine düşmeye başlayınca anladım ki, ne ben eski benim, ne de kapalı eski kapalı artık. Ömrümde kaçırdığım maç sayısı gerçekten çok azdır, hala da öyledir orası ayrı. Ancak heves aynı heves mi,kesinlikle hayır.
Gelelim işin özüne. Geçtiğimiz cumartesi günkü Denizlispor maçı öncesi, takım o kadar perişan bir haldeydi ki, stadın dolmayacağını, içerde kavgaların çıkacağını adım gibi biliyordum. Ama dedim ya garip bir sevda diye, orada olmalıydım herşeye rağmen. 3-0'dan 3-3 biten malum Valerenga faciasından 4 gün sonra 35 bin kişi vardı stadda zamanında, takıma destek olmak adına. 'Yıkılmadık ayaktayız' şarkısı çalmıştı onlarca defa ve gözleri dolmuştu herkesin. Ama malesef, biz büyüdük, dünya değişti, kirlendi, ve artık destek değil protestoya gelmişti taraftar maça. Belki de gitmez olaydım dediğim tek maçtı cumartesi günkü maç. Onca facialar yaşandı, kimlere ne maçlar verdik ama keşke gelmeseydim demedim bugüne kadar. Ama cumartesi, kardeşin kardeşe nasıl vurduğunu, stadın dört bir yanında yumruk yumruğa insanların girdiğini, bazı çıkarlar uğruna bazı insan bozmalarının kadın çocuk demeden tekme attıklarını, kısacası Beşiktaşlı'nın Beşiktaş'lıya bu kadar nefretle baktığını gördüm ya, ilk defa gelmez olaydım dedim.
Birçok abimiz cumartesi günüyle beraber bir daha tribüne gelmeme kararı aldılar. Çünkü onlar benim sonlarına yetiştiğim o mükemmel yıllara şahit olan insanlardı. Daha fazlasını onlar da kaldıramazdı. Maçın sonucu belki de ilk defa hiç önemli değil benim için. Neydi malum şarkı? Biz büyüdük ve kirlendi dünya...
Babam mı? O artık sadece televizyondan özet görüntülerine bakıyor maçların. Ama biliyorum ki, hala benden daha hevesli,daha heyecanlı.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder