10 Aralık 2009 Perşembe

Deplasmanda Tek Başına


Bir taraftar düşünün, her deplasmana tek başına gitsin. Gitmeyi bırakın, 90 dakika boyunca tribünde tek başına olsun. Pankartını bayrağını özenle her yere taşısın, gittiği her deplasmanda gururla assın.
'Gittiğim yerlerde genelde çok iyi karşılanıyorum, bir sürü yerden bir sürü arkadaşım oldu bu sayede. Güzel yanlarının dışında tek başına tribünde durmak, pozisyonun sohbetini edememek, golün sevincini yaşayamamak, pankartları tek başına taşıyıp asmak gibi bi sürü keyifsiz yanı da var tabi.Sonuçta bir 24 saatimi konuşmadan takımıma ayırıyorum sadece.' diyor İstanbulspor sevdalısı Kenan kardeşimiz.
20 milyon kişinin yaşadığı İstanbul şehrinin adını taşıyan tek kulübün tek deplasman takipçisi.
Helal olsun, yolun hep açık olsun Kenan.
*Fotoğraf Akhisar Belediyespor-İstanbulspor maçında çekilmiştir.

13 Kasım 2009 Cuma

Haftasonu Futbol Ekranı


14 Kasım Cumartesi
09:00 Yeni Zelanda-Bahrein / Eurosport (2010 Dünya Kupası Play-Off)
18:00 Rusya-Slovenya / Eurosport (2010 Dünya Kupası Play-Off)
19:00 Brezilya-İngiltere / NTV Spor & ZDF (Hazırlık Maçı)
20:00 Yunanistan-Ukrayna / Futbol Smart & Eurosport (2010 Dünya Kupası Play-Off)
21:45 İspanya-Arjantin / Kanaltürk (Hazırlık Maçı)
21:50 İtalya-Hollanda / (Hazırlık Maçı)
22:00 İrlanda-Fransa / Eurosport (2010 Dünya Kupası Play-Off)
22:30 Portekiz-B.Hersek / Futbol Smart & Eurosport (2010 Dünya Kupası Play-Off)
22:30 Sao Paulo-Vitoria / Spormax
15 Kasım Pazar
04:00 Costa Rica-Uruguay / ESPN Brazil (2010 Dünya Kupası Play-Off)
13:30 Göztepe-Alanyaspor / Yeni Asır TV
17:00 - / Eurosport (-17 Dünya Kupası Üçüncülük Maçı)
20:00 - / Eurosport (-17 Dünya Kupası Final)
21:15 Avai-Corinthians / Spormax
22:00 San Lorenzo-İndependiente / NTV Spor

12 Kasım 2009 Perşembe

Otobüs Taşlamak


Tuttukları takımların peşinden yağmur çamur demeden deplasmana gidenler bilir. Gerek varılacak şehre veya semte girişte, gerek aynı bölgeden çıkışta, içinde bulunulan otobüsün taşlanarak camlarının kırılması kuvvetle muhtemeldir. Oldum olası anlamamışımdır otobüs taşlama olayını. Amaç özünde gözdağı vermektir, göz korkutmaktır, bölgeyi savunmaktır. Bölgeyi savunmak 50 metre öteden geçen insan dolu otobüsün camlarına taş atmakla oluyorsa, vay o bölgenin haline. Kaldı ki bugüne kadar otobüsü taşlandığı için maça giremeyen, camlar kırık olduğu için şehre girmeden dönen bir grup olmamıştır. Oraya kadar giden grup, eninde sonunda içeri girecektir. Bu noktadan bakınca daha da anlamsızlaşıyor 50 metre ötedeki otobüse taş fırlatmak. Zamanında kırık camlı otobüsle kendi şehrine dönmüş biri olarak şunu söyleyebilirim ki, üstüne para verseler en son yapacağım şeydir otobüs taşlamak. Çünkü bilirim o buz gibi havada perdelerden pankartlardan yorgan yaratmaya çalışarak dönmenin ne demek olduğunu. Herşeye rağmen 'insan'dır karşımdaki. Camı geçtim, maksat içindeki insanı yaralamaksa, durum daha vahim demektir. Konu dağılmasın, amaç insanlık veya taraftarlık dersi vermek değil burada elbette. Gece denk geldiğim bir haber bunları yazmaya zorladı beni. 'Dünya Kupası eleme maçı için Mısır'a giden Cezayir Milli Takımı'nı havaalanından otele taşıyan otobüs, ev sahibi ekibin fanatik taraftarlarınca Cairo'da taşlandı' şeklinde bir haber bu. Taş atılmasına polisin de 'kasten' engel olmadığını söylemiş futbolcular ve şöyle demişler; '5 kiloluk kayaları 50 metreden fırlatamazsınız. Bunu yapmalarına izin verip seyrettiler. Utanç verici bir olay. Bizim sahamızdaki maçta onları çiçeklerle karşılamıştık.' Bu da olayın farklı boyutu. Taraftarı değil oyuncuları taşlamak. Otobüsü taşlanan oyuncu olduğunuzu düşünün, maç için sahaya korkarak mı çıkarsınız, yoksa daha da hırslanıp maça var gücünüzle mi asılırsınız? Birçok kişi ikinciyi tercih eder. Öyle ya da böyle, bu tarz olayların sadece ülkemizde olmadığına şahit olduk bu haberle birlikte. Dünyanın birçok bölgesinde yaşanan bu olaylar gösteriyor ki, insan veya otobüse taşlarla saldırmakla övünen ve bununla tatmin olan 'tanımsız' kitleler var her yerde. Toplumdaki sorunlar da burada başlıyor zaten. Camları taşlarla indirip, evine gidip rahatlıkla uyuyabilenler oldukça, uygarlaşma yolunda adım atmayı beklemek, bir hayal ürünü olmaktan öteye gidemez bu cihanda.

10 Kasım 2009 Salı

Bernabeu Utanıyor


Başlık şahsıma ait değil. İspanyol Marca Gazetesi'nin internet sayfasında gece yarısı atılan başlık bu. Sebebi kısa ve çok açık.
Yer; Santiago Bernabeu Stadı, tribünlerde-ucuza satışa çıkarılan biletlerin de tamamen tükenmesiyle- yaklaşık 75 bin kişi, sahada Raul Gonzales'li, Nistelrooy'lu, Higuain'li, Kaka'lı yıldızlar topluluğu Real Madrid.
Kral Kupası'nda rakip, ilk maçı deplasmanda 4-0 kaybettikleri 3. lig ekibi Alcorcon.
Herkes milyon dolarlık yıldızlardan şov beklerken, dünyanın dört bir yanında bahis severler maça 'üst' oynarken, maç Van Der Vaart'ın tek golüyle 1-0 sona eriyor. Böylece Real Madrid, tribünlerde 75bin, televizyon başında yüzbinlerin bakışları arasında veda ediyor kupaya. Teknik direktör Pellegrini'nin koltuğu artık çatırdıyor.

Sade ve doğru bir başlık atmış Marca gazetesi bu daramatik gecenin ardından.

'Bernabeu Utanıyor'

9 Kasım 2009 Pazartesi

Tuncay'ın Kara Günü


İngiltere Premier Lig'deki temsilcimiz Tuncay Şanlı, bu ligde bir türlü bekleneni veremezken, haftasonu deplasmanda oynadıkları Hull City maçında gerçek anlamda gergin anlar yaşadı.
1-1 devam eden karşılaşmanın 81. dakikasında menajer Tony Pulis tarafından oyuna dahil edilen Tuncay, oyuna girdikten sadece 6 dakika sonra, 87. dakikada hocasının ani kararıyla oyundan alındı. Temsilcimiz, belki de haklı olarak, soluğu yedek kulübesinde değil, direk soyunma odasında aldı. Sezon başından bu yana bir türlü şans bulamayan, bulduğu anda da sadece 6 dakika oyunda kalabilen Tuncay'ı zor günlerin beklediği apaçık ortada. Umarız Tuncay yakın zamanda pişmanlık içeren cümleler kurup, Premier lig hayali kuran onlarca gencimizin hevesini kırmaz. Ancak görünen o ki, bunu açık cümlelerle henüz ifade etmemiş olsa bile, pişmanlık duyduğu ortada. Sezon sonunda Tuncay da, Emre gibi, Nihat gibi, birçok lejyonerimiz gibi ülkemize geri dönebilir yepyeni umutlarla. Dileğimiz, yeni yetişen gençlerimizin heveslerinin kırılmaması. Çünkü herşeye rağmen koskoca bir Tugay Kerimoğlu örneği duruyor önlerinde.

6 Kasım 2009 Cuma

Haftasonu Futbol Ekranı


7 Kasım Cumartesi

13:30 Samsunspor-Gaziantep Büyükşehir Belediyespor / D Spor
14:45 Swansea-Cardiff / Futbol Smart
16:30 Almanya 1. Futbol Ligi Bundesliga Karşılaşması / TRT 3
17:00 Manchester City-Burnley / Spormax
19:30 Wolverhampton-Arsenal / Spormax
20:00 Trabzonspor-Beşiktaş / Lig TV
20:00 PSG-Nice / Kanal A
21:00 Barcelona-Real Mallorca / NTV
21:45 Atalanta-Juventus / NTV Spor
22:00 Sochaux-Lens / Kanal A
22:30 Atletico PR-Goias / Spormax
23:00 Atlético Madrid-Real Madrid / NTV

8 Kasım Pazar


13:00 CSKA Moskova-Rubin Kazan / Spormax
13:30 Giresunspor-Altay / D Spor
14:45 Falkirk-Celtic / Euro Futbol
15:30 AZ Alkmaar-Feyenoord / Futbol Smart
16:00 Sivasspor-Kayserispor / Lig TV
16:00 Lazio-Milan / NTV Spor
16:30 Hannover 96-Hamburg / TRT 3
17:30 Twente-Ajax / Futbol Smart
18:00 Toulouse-Rennes / Kanal A
18:00 Chelsea-Manchester United / Spormax & Lider TV
18:30 Almanya 1. Futbol Ligi Bundesliga Karşılaşması / TRT 3
20:00 Fluminense-Palmeiras / Spormax
20:00 Lille-Bordeaux / Kanal A
20:00 Diyarbakırspor-Galatasaray / Lig TV
21:45 Inter-Roma / NTV Spor
22:00 Lyon-Marseille / Kanal A
22:00 Sevilla-Villareal / NTV

4 Kasım 2009 Çarşamba

Dolmabahçe'de Karşılıklı İsyanlar


Sahada oyuncuların ortaya koyduğu kötü performans bir yana, takım 2-0 geriye düştükten sonra kendisini istifaya davet eden tribünlere böyle tepki veriyor Demirören. O yüzden Wolfsburg maçı adına maç yazısından çok, maçtan bu kare özetliyor herşeyi. Başkana hakaret yağdıran taraftar, taraftarına küfürle karşılık veren bir başkan. İşte Dolmabahçe'de gelinen son nokta bu...

3 Kasım 2009 Salı

Robbie Savage & Thomas Doll




Futbol dünyasında futbolcuların ve teknik direktörlerin kaybedilen maçlar sonrasında, yaşanan başarısızlıklar sonrasında sıkça başvurduğu yöntem, suçu başkalarına atmak, hatayı kendinde değil karşı tarafta aramak, bir nevi kolay yoldan kendini kurtarmaktır. 'Hakem öyle değil böyle yapsaydı', 'Zemin kaygan değil düzgün olsaydı', 'Rakip o kadar sert oynamasaydı' şeklinde başlayan açıklamalar artık birçok futbolseveri bu oyundan soğutmaktadır. İnsanlar yeni ve farklı açıklamalara olan açlıklarını sıkça beyan etmektedir. Farklı sözler duymak, yeni makaleler okumak, bu oyuna olan ilgiyi yeniden artıracaktır kuşkusuz. Klişe sözler duymaktan sıkılan biz futbolseverleri şaşırtan ve 'demek böyle düşünenler de varmış' dedirten bir beyanat gelmişti ağustos ayı ortalarında İngiltere'den, Derby County'nin başarılı oyuncusu Robbie Savage'den. 'Son 2 sezonda önce tersine puan rekoru kırarak küme düştük, sonra da Premier Lig'e döneceğimize Championship'i de utanmadan 18. bitirdik. O yüzden play off'a kalmayı başaramazsak, sözleşmelerimizde yazan primlerin hiçbirini almayacağız' demişti 34 yaşındaki Galli oyuncu. Gerçekten ancak başka bir futbol gezegeninde böyle cümlelerin kurulabileceğini düşünen bizleri hayrete düşürmüştü bu açıklamalar. Başarısız olunduğu takdirde suçu başkalarında değil, kendilerinde arayarak primleri almayacaklarını duyurdu oyuncular. Devamı da vardı bu sözlerin. 'Maçlara gelen taraftarlarımızın bir kısmı kriz yüzünden işsiz kaldı, bir kısmı da uzun süre maaşlarını alamadı. Bizler sadece küçükken çok sevdiğimiz oyunu oynayıp üstüne bir de çuval dolusu para alıyoruz. Onları biraz olsun mutlu edemezsek, bu paraları almaya hiçbirimizin hakkı yok.' diye devam etmişti Savage. Taraftarını bu kadar düşünen, endüstriyel futbola kafa tutan, amatör duygularını yitirmeyen oyuncular varmış dedik hala bu gezegende. Peki böyle açıklamaları ülkemizde duymak çok mu zor, bizde neden taraftarını bu kadar önemseyen futbol adamları çıkmıyor diye kara kara düşünürken, Robbie'nin cümlelerini aratmayacak güzellikte cümleler geldi geçtiğimiz pazar akşamı Gençlerbirliği teknik direktörü Thomas Doll'den. 2-0 kaybedilen Manisaspor maçı sonrası taraftarından takımı adına özür dileyen Alman hoca, aynen şu cümleleri kurdu; 'Bilet parası ödeyerek, haftasonunun en güzel saatlerini futbol maçı izleyerek geçirmek isteyen taraftarımıza güzel bir oyun izletemedik ve sonunda kaybettik. Yönetimden ricam, bilet alarak buraya gelen tüm izleyicilerin paralarını geri ödemesidir. Çünkü onların ödediği ücretlerin hakkını veremedik, onları evlerine üzgün gönderdik.'
Gençlerbirliği yönetimi uyarıyı dikkate alıp bilet paralarını geri öder mi, hiç sanmıyorum. Ancak taraftarını önemseyen futbol adamlarının yalnızca başka ülkelerde değil, ülkemiz sınırları içinde de var olduğunu görmek teselli olmamıza yetti bile çoğumuzun. Teşekkürler Thomas Doll, suçu başkalarında değil kendinde aradığın için, taraftarı evine üzgün gönderdiğine inanarak yönetime bu teklifte bulunduğun için.

2 Kasım 2009 Pazartesi

Hafta Arası Futbol Ekranı


3 Kasım Salı

21:45 Manchester United-CSKA Moskova / Euro Futbol
21:45 Beşiktaş-Wolsburg / Star TV
21:45 Milan-Real Madrid / Futbol Smart & Lider TV
21:45 Bayern Münih-Bordeaux / Rustavi 2


4 Kasım Çarşamba

13:00 FC Bakü-Bakili / Az TV
17:00 İtalya-ABD / Eurosport (-17 Dünya Kupası)
17:00 Arjantin-Kolombiya / Eurosport 2 (-17 Dünya Kupası)
19:30 Rubin Kazan-Barcelona / Star TV & Lider TV
20:00 Türkiye-Birleşik Arap Emirlikleri / TRT 3 & Eurosport (-17 Dünya Kupası)
21:45 West Ham-Aston Villa / Spormax
21:45 Lyon-Liverpool / Futbol Smart & Star TV & Lider TV & Rustavi 2
21:45 Dynamo Kiev-Inter / Euro Futbol


5 Kasım Perşembe

17:00 Meksika-Güney Kore / Eurosport 2 (-17 Dünya Kupası)
17:00 İspanya-Burkina Faso / Eurosport (-17 Dünya Kupası)
20:00 Nijerya-Yeni Zelanda / Eurosport (-17 Dünya Kupası)
20:00 İran-Uruguay / Eurosport 2 (-17 Dünya Kupası)
20:00 Dinamo Bukreş-Galatasaray / Euro Futbol & İçtimai TV
20:00 Sturm Graz-Panathinaikos / Futbol Smart
22:05 Fenerbahçe-Steaua Bukreş / Euro Futbol & Star TV & İçtimai TV
22:05 Twente-Sheriff / Futbol Smart

29 Ekim 2009 Perşembe

Bülent Uygun Nilüferspor'da


Haberi okuyunca şaşırdım açıkçası, ve nereden nereye dedim. Büyük lokma ye büyük laf etme derdim hemen her cümlesinden sonra Bülent Uygun'un.
Yeni hedefi 3.ligde aldığı bir takımı süper ligde zirveye taşımak muhtemelen. Ailesi Bursa'da yaşadığı için bu şehri seçti diyenler de çoğunlukta.
Şahsi fikrim büyük hata yaptığı yönünde, ancak başarılar dilemek düşer bize sadece.

27 Ekim 2009 Salı

Bursa'da Altın Günler


Kim ne derse desin, süper ligde bu sezon -şu ana kadar- en büyük çıkış Bursaspor'dan geldi. İstatistikler de bu çıkışı doğruluyor zaten. Oynanan 10 maç, alınan 7 galibiyet, 1 beraberlik neticesinde elde edilen 22 puan. Atılan gol 24, yenen gol 9. Ve an itibariyle lig ikincisi konumunda timsahlar. Senelerdir ligin ilk haftalarında birçok farklı takım bu heyecanı yaşattı aslında futbolseverlere. Gençlerbirliği, Manisaspor ve son olarak Sivasspor akla gelen ilk isimler. Ancak hep bir düşüş yaşandı, Sivasspor'un geçen yılki performansı hariç son ana kadar işi kovalayabilen pek olmadı. Şimdi tüm Türk halkı, Bursaspor'un bu çıkışı sürdürüp sürdüremeyeceğini konuşuyor. Halkımız bu konuyu tartışadursun, Bursa kenti yediden yetmişe kendini başarıya hazırlamış durumda. Öyle ki, şehrin taraftar grubu 'Teksas' takımı daha da motive edebilmek adına yeni bir uygulama başlatmış. Cumartesi günü oynanan İstanbul Belediyespor maçı öncesi, takımda gol atan, ve taraftar tarafından maçın adamı seçilen kişiye 'altın' verme karar almış tribünler. Bursaspor'un bu sezonki hedefinin Avrupa kupalarına katılmak olduğunu anımsatan Teksas grubu lideri Selim Kurtulan, bu hedef doğrultusunda taraftarlar olarak taşın altına ellerini koymak istediklerini ifade etmiş. Kurtulan, bu çerçevede grup olarak toplandıklarını ve futbolculara ödül verme kararı aldıklarını dile getirerek, ''Biz taraftarlar olarak gücümüz ölçüsünde futbolcuları cumhuriyet altını ile ödüllendirmeyi uygun gördük. Maçta gol atan ve en iyi oyuncu seçilen futbolcuyu altınla ödüllendireceğiz'' demiş. Gelelim işin biraz gülünç, ama güzel tarafına. Taraftar arasında yapılan oylamayla cumartesi günkü maçın adamı kaptan Ömer Erdoğan seçilmiş. Ancak karşılaşmayı Bursaspor 6-0 kazandı ve 6 golü de farklı oyuncular attı. Bakalım taraftar bu gol şovdan sonra uygulamayı sürdürecek mi? Laf ağızdan çıktı bir kere.

Şaka bir yana, Bursa halkı doğru yolda.

Millwall'da Galatasaray Yasağı


İngiltere'de güney Londra bölgesinin ekibi olan ve 'Aslanlar' lakabıyla tanınan Millwall, geçtiğimiz hafta evinde Leeds United'ı ağırlamıştı. Maçı ilginç kılan, Millwall tribünlerindeki bir kişinin, üzerinde Galatasaray formasıyla maça gelmesi, ve Leeds'li taraftarların bulunduğu bölüme boğaz kesme işareti yapmasıydı. 2000 yılında Taksim'de meydana gelen ve 2 İngiliz taraftarın ölümüyle sonuçlanan olayı gündeme getirerek, rakip taraftarı çılgına çeviren bu şahıs, Millwall yönetimince alınan karar doğrultusunda bir daha stada alınmayacak. Yönetici Andy Ambler, şahsın güvenlik kameraları tarafından tespit edildiğini belirtmiş ve gerekli önlemlerin alınacağını söylemiş. Maç esnasında Türk bayrağı sallayan bir başka taraftar daha gözaltına alınmış.

Kısacası, olaylar dünyanın her bölgesinde benzerlik taşıyor. Özünde kulüp taraftarlığı, birçok zaman ülke milliyetçiliğinin önüne geçebiliyor. Zamanında meydana gelen malum olayda tüm İngilizlerin ülkemize düşman kesildiğini sanmışken, yaklaşık 10 yıl sonra bir İngiliz'in, kulüp taraftarı olarak stada gidip Türk forması giyip bayrağımızı sallıyor olması garip geliyor okuduğumuz anda. Ülkemizde de benzer durum geçerli aslında. Belli olaylarda 'yetmiş milyon' tek yürek olabilme durumumuz söz konusuyken, iş kulüp taraftarlığına geldiğinde olaylar farklı gelişiyor. Birçok Avrupa Kupası maçında ülke içindeki rakibimizin o an maç yaptığı Avrupalı rakibini desteklememiz, bu tezi geçerli kılıyor. Ancak ülkemizde Millwall'daki gibi bir cezai uygulama söz konusu olabilir mi? Bence kesinlikle hayır.

23 Ekim 2009 Cuma

Haftasonu Futbol Ekranı


Bundan böyle her cuma haftasonunu evde futbol maçı izleyerek geçirmek isteyenlere elimden geldiğince yardımcı olmayı görev bildim.

Bütün hafta yoruldunuz, şimdi yattığınız yerden maç izleme zamanı.


24 Ekim Cumartesi

13:30 Mersin İdman Yurdu-Kartalspor / D Spor
14:45 Wolves-Aston Villa / Spormax
16:00 Bursaspor-İstanbul BŞB / Lig TV
16:30 Bayern Münih-E.Frankfurt / TRT 3
17:00 Rangers-Hibernian / Futbol Smart
17:00 Tottenham-Stoke City / Spormax
18:00 Honduras (-17)-Arjantin (-17) / Eurosport
19:30 Chelsea-Blackburn / Spormax
20:00 Eskişehirspor-Beşiktaş / Lig TV
20:00 Bordeaux-Le Mans veya Nice-Lyon / Kanal A
21:00 Nijerya (-17)-Almanya (-17) / Eurosport
21:00 Sporting Gijon-Real Madrid / NTV
21:45 İnter-Catania / NTV Spor
22:00 Rennes-Montpellier / Kanal A

25 Ekim Pazar

00:30 Atlético MG-Vitoria / Spormax
13:00 CSKA Moskova-FC Moskova / Spormax
13:30 Adanaspor-Altay / D Spor
14:30 Hamilton-Celtic / Futbol Smart
16:00 AZ Alkmaar-Ajax / Euro Futbol
16:00 Türkiye (-17)-Burkina Faso (-17)/ TRT 3 & Eurosport
16:00 Liverpool-Manchester United / Spormax
16:00 Siena-Juventus / NTV Spor
18:00 Auxerre-Lille veya Lens-Toulouse / Kanal A
18:15 West Ham-Arsenal / Spormax
18:35 Schalke 04-Hamburg / TRT 3
20:00 Fenerbahçe-Galatasaray / Lig TV
21:00 Kolombiya (-17)-Hollanda (-17) / Eurosport
21:15 River Plate-Boca Juniors / NTV Spor
22:00 Marsilya-Paris Saint Germain / Kanal A
22:00 Barcelona-Real Zaragoza / NTV Spor
22:00 İnternacional-Gremio / Spormax

21 Ekim 2009 Çarşamba

Şeytana Yenilme Ronaldo


Büyüye inanır mısınız bilmem. Ben inanmayanlardanım. Uğurlu saydığım birkaç kıyafetim veya hareketim vardır o ayrı. Ancak olumsuz herhangi bir olay yaşandığında ' bu işte kesin büyü var' diyenlere, bazı olaylarda 'sen büyülenmişsin' diyenlere hep gülümsemişimdir. Komik gelir oldum olası büyü kelimesi bana. Tesadüf ve şans faktörlerine sıkça rastlanır hayatta. Ama büyülenmek nedir onu çözememişimdir ezelden beri. Her neyse. Sabahtan bu yana birkaç sitede görüp dikkatimi çeken bir olay oldu, ondan bu kadar taktım bugün büyü konusuna.
Bildiğiniz üzere günümüz itibariyle dünyanın en pahalı futbolcusu ünvanını elinde bulunduran Portekizli yıldız Cristiano Ronaldo, şampiyonlar liginde Real Madrid-Marsilya maçında bir sakatlık geçirmişti ve maçı tamamlayamamıştı. Bizler acaba bu sakatlık ciddi midir değil midir diye düşünürken, Ronaldo'nun Sevilla maçında oynayamaması işin ciddi olduğunu gözler önüne seriyordu. Yine de bir sonraki maç, Portekiz-Macaristan milli maçında sahadaki yerini alan yıldız oyuncu, bu maçın henüz ilk yarısında tekrar sakatlanıp oyundan alınınca, tüm futbolseverleri bir şüphe sarıyordu. Tahminimize göre iş ciddiydi. Beklenen açıklama milli takım doktorlarından geldi ve Cristiano'nun 1 ay sahalardan uzak kalacağı açıklandı. Buraya kadar herşey olağan aslında. Hemen her oyuncunun başına gelebilecek durumlar bunlar. İşin ilginç yanı, dünyanın birçok bölgesinde, Ronaldo'nun sakatlığını 'büyü'ye bağlayan insan sayısının fazlalığı. Evet, binlerce insan yıldız oyuncuya büyü yapıldığını, ve bu yüzden sakatlıktan kurtulamadığını yazıp çiziyor. En garip gelişme ise, dünyanın (bize göre) bir ucunda, Peru'da yaşanmış geçtiğimiz günlerde. Perulu birkaç din adamı başkent Lima'daki İspanya Büyükelçiliği'nin önünde toplanmış, ellerinde Ronaldo'nun sakatlık anındaki fotoğraflarıyla dolanıyorlar. Görevleri, büyü yapılan insanları büyüden arındırmakmış. Kendilerine bunu iş edinmişler ve bu yüzden toplanmışlar. Sürekli dua ederek Ronaldo'yu kötü niyetli insanlardan korumayı amaçlıyorlarmış. İçlerinden yaşlıca bir tanesi ise şu cümleyi tekrarlıyormuş devamlı ; "Defol Şeytan! Ronaldo sen en iyisin! Şeytana yenilme!"
Milli takım doktorları Ronaldo'nun 14 ve 18 kasım'da Bosna-Hersek ile oynanacak play off maçlarına yetişebileceğini söylüyorlar. Aynı zamanda dünyanın birçok bölgesinde 'büyübozanlar' Ronaldo'nun çevresindeki şeytanı kovmakla uğraşıyorlar.
Cristiano büyük ihtimalle 3 hafta içinde oynayacak duruma gelecek. Ama ya sakatlığı nüksederse? Artarak devam mı eder dualar, yoksa olayın 'büyü' ile ilgisi olmadığını çözer mi insanlar?

Defol şeytan, çık yeşil sahalardan !

20 Ekim 2009 Salı

'İyi Oyuncu Dedim, Alın Demedim'


Bugün Hürriyet Gazetesi'nin spor sayfalarında öyle bir haber vardı ki, özellikle Beşiktaşlılar gülseler mi, ağlasalar mı bilememişlerdir bu haberi okuduktan sonra. Haberden ziyade, başkan Yıldırım Demirören ile teknik direktör Mustafa Denizli arasında geçen kısa bir konuşmaydı özünde bu sayfaya yansıyan. Noktasına dokunmadan aktarıyorum 27 Ağustos akşamı ikili arasında yaşanan bu diyaloğu. İçinde bulunulan durum, bu konuşma okunduktan sonra daha iyi anlaşılabilir kanımca.


Mustafa Denizli’nin telefonu çalıyor. Arayan, başkan Yıldırım Demirören. Tabata transferini bitirmiş, müjdeyi Mustafa Denizli’ye vermek için sabırsızlanıyor. Ve aralarında şu diyalog geçiyor.

Y.D: Hocam hayırlı olsun.
M.D: Hayrola başkan.
Y.D: Tabata’yı aldım hocam.
M.D: Niye?
Y.D: Hocam sen hep diyordun ya “Çok iyi futbolcu” diye.
M.D: Evet ben “İyi futbolcu” diyordum ama hiçbir zaman “Alın” demedim.
Y.D: Hocam, bu iş artık bitti. Gaziantepspor ve Tabata ile her konuda anlaştım. İmzaları bile attık.
M.D: Hayırlısı olsun o zaman...


Bir gün sonra Tabata basının karşısındaydı. İmzayı attı ve 15 numaralı Beşiktaş formasını sırtına geçirdi.Burada önemli olan Tabata değil, ki Tabata bana göre ilerleyen haftalarda maksimum fayda sağlayacak Beşiktaş'a. Burada üzerinde durulması gereken konu, başkanla hoca arasındaki iletişim kopukluğu.
Son olarak şunu merak ediyorum. Hocanın her 'iyi oyuncu' dediğini başkan almaya kalkarsa, sonu nereye gider bu işin. Sanırım taraftar yerden göğe kadar haklı 'yeter' diye bağırırken.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Yok Artık Viana


Yer; Brezilya. Lig; Maranhao bölgesi'ndeki bölgesel 2. lig.
Şampiyon olan takım bir üst lige çıkacak ve Moto Club takımı haftaya lider giriyor.
Maçını 2. sıradaki rakibi Viana'dan önce oynayan Moto, sahadan 5-1'lik galibiyetle ayrılarak mucize olmaması halinde bir üst lige çıkmayı bekliyor. 2. sıradaki Viana ise tüm dünyayı şaşkına çevirecek skoru elde etmek için, yani rakibini 11 farklı yenmek için sahaya çıkıyor. Rakibi ise Chapadinha.
Karşılaşmanın 80. dakikası geldiğinde tabelada 2-0 Viana'nın üstünlüğü görünüyor. Herkes Moto Club'ın artık şampiyon olduğunu düşünürken, 'mucize' gerçekleşiyor. Şampiyonluk için son 9 dakikada 9 gole ihtiyacı olan Viana, her dakikaya bir gol sığdırarak son düdüğe kadar durumu 11-0 yapıyor ve bir üst lige çıkıyor.

Eski yıllarda bilgisayarlarında Fifa oynayanlar bilir. Oyunun zorluk derecesini 'amatör' olarak ayarladığımızda, rakip hiçbir topa müdahale etmez, biz de herkesi çalımlayıp goller atarak farklı galibiyetler elde ederdik. Ama en nihayetinde bu bir oyundu. İşte maçın gollerini izlerken sanal mı gerçek mi çözülemeyen özet görüntülerinin linki;





Brezilya Futbol Federasyonu, bu skandala kayıtsız kalmayarak soruşturma başlatmış bu maçla ilgili, bunu da belirtmiş olalım.

15 Ekim 2009 Perşembe

Haftasonu Futbol Ekranı


'Bütün hafta koştuk yorulduk, hava zaten kapalı, cumartesi pazar evden çıkmam' diyen futbol delilerine itinayla sunulur.


Cumartesi

14:30 St Johnstone-Rangers / Euro Futbol
14:45 Aston Villa-Chelsea / Spormax
16:00 Denizlispor-Bursaspor / Lig TV
17:00 Celtic-Motherwell / Euro Futbol
17:00 Manchester United-Bolton / Spormax
17:00 Stoke City-West Ham / Spormax
19:00 Juventus-Fiorentina / NTV Spor
19:00 Konyaspor-Mersin İdman Yurdu / D Spor
19:00 Nottingham Forest-Newcastle / Futbol Smart
20:00 Beşiktaş-Kasımpaşa / Lig TV
20:00 Nancy-Marseille / Kanal A
21:00 Real Madrid-Valladolid / NTV
21:45 Genoa-İnter / NTV Spor
22:00 Lille-Rennes / Kanal A
23:00 Valencia-Barcelona / NTV


Pazar

13:00 Lokomotiv Moskova-Spartak Moskova / Spormax
15:00 Blackburn-Burnley / Spormax
16:00 Gaziantepspor-Fenerbahçe / Lig TV
17:30 Sparta Rotterdam-Feyenoord Rotterdam / Futbol Smart
18:00 Wigan-Manchester City / Spormax
19:00 Dardanelspor-Çaykur Rizespor / D Spor
20:00 Galatasaray-Trabzonspor / Lig TV
21:45 Milan-Roma / Ntvspor
22:00 Palmeiras-Flamengo / Spormax
22:00 Toulouse-Paris SG / Kanal A

Gece Yarısı Tangosu


Yıllar önce Galatasaray'la büyük zaferler yaşayan, Türkiye'de şampiyonluk, Avrupa'da Süper Kupa gören, bununla yetinmeyip Şampiyonlar Ligi'nde tarih yazan, ancak apar topar ülkemizden ayrılmak durumunda kalan kır saçlı bir adam vardı. Yetmedi, çok özledik O'nu ve yeniden getirdik ülkeye. Bu kez Beşiktaş'ın başındaydı, bu kulübümüzde de şampiyonluk yaşadı, yetmedi UEFA Kupası'nda çeyrek finali gördü. Ancak hep eksik olan birşeyler vardı, hep eleştiriliyordu. Çünkü 'bazılarına' göre iyi futbol oynatmıyordu takımına, ama hep kazanıyordu bir şekilde. Önemli olanın iyi futboldan çok kazanmak olduğunu düşünenler savunuyordu O'nu sadece. Mircea Lucescu'dan bahsediyorum. Nerede aklıma gelmişti ki Lucescu birden bire?

Dün gece son zamanların en önemli ve en gergin maçlarından biri vardı televizyonda. Türkiye-Ermenistan maçından bahsetmiyorum elbette. Uruguay'daki Uruguay-Arjantin maçı bu bahsi geçen. Saatler gece yarısı 1'i gösterdiğinde, iş güç sahibi 'normal' vatandaşlar uykuya daldığında başladı 'normal olmayanlar'ın gecesi. Uruguay kazanırsa Dünya Kupası'na gidecek, bir başka deyişle maç bu skorla biterse Arjantin- birçoğumuzun efsanesi- kupaya gidemeyecekti. Hafif kapanan gözlerle maçı izlemeye başladığımda aklımda belirdi az evvel bahsettiğim kır saçlı Rumen,Lucescu. Bir futbol efsanesi Diego Armando Maradona, sanki Luce'yle maçtan önce konuşmuşçasına, aynı futbolu oynatıyordu öğrencilerine Rumen hocayla. '0-0 sizin için yeterli skorsa, maçı bu şekilde bitirmek adına uğraşmak en mantıklı iştir' demişti Rumen hoca bir açıklamasında yıllar evvel. Rakip kaleye pek gitmeyen, ancak kalesine de rakibini yaklaştırmayan, maçı adeta 'uyutan' tangocular vardı sahnede. Maçın gece 3'te biteceğini bile bile 'oturmaya değer mi' diye bir kez bile düşünmedi izleyiciler. Çünkü Maradona'nın Arjantin'i vardı sahada. Dakikalar geçiyor,ilk yarı bitiyor, ve her dakika aklıma Lucescu'nun Galatasaray'ı, Beşiktaş'ı, Shaktar'ı geliyordu. Aynı futbol, aynı mantık. 'Ama' dedim içimden, bu adamlar sonlara doğru bir de gol bulur, öyle kapatır bu geceyi. Lugano'nun altıpasta kafa yerine sırtıyla vurduğu pozisyon hariç çok heyecan vermeyen, hemen herkesin 0-0 biter dediği maçta bitime 5 dakika kala beni yanıltmadı tangocular. Ve rüyasını bitirdiler Uruguay'ın. Zaten 10 kişi kalan rakibini Bolatti'yle avlayan Arjantin mutlu sona ulaşıyor, belki de televizyon başında onları destekleyen milyonları selamlıyordu, 'önümüzdeki yaz bizi izleyin' dercesine.
'Beni sürekli arkamdan vurmaya çalışanlar oldu, hep futbolu çirkinleştirdiğimi söylediler, ama hep kazanan ben oldum, yanılan onlar oldu' demişti Mircea Lucescu ülkesinin yolunu tutarken.
Ben Maradona-Lucescu ikilisini maç boyunca birbirine benzetmişken, maç sonunda beni şaşırtmayan şöyle bir açıklama geldi Arjantin'li futbol efsanesinden; 'Bütün Arjantin halkına tüm kalbimle teşekkür ediyorum. River nehrinin karşı yakasına geçip bizi destekleyen onlardı. Aileme de çok teşekkür etmek istiyorum. Ancak teşekkürü haketmeyenler de var ve onlar kendilerini biliyor. Bu takıma inanmayanları, bana pislik gibi davrananları asla unutmayacağım. Bu takım onların yardımı olmadan tüm onuruyla Dünya Kupası’na gitmeye hak kazandı.'

Ve güneşin doğmasına saatler kala yatağımızın yolunu tutuyorduk, önümüzdeki yaz tangocuları Afrika'da görebilecek olmanın tatlı telaşıyla.
(Çok minik bir dipnot yazma gereği duydum. Maç bittiğinde kurduğum en net cümlelerden biri, 'Bundan sonra izleyeceğim tüm maçları keşke hep Emre Gönlüşen anlatsa' oldu. Maç böyle anlatılır işte, sesine sağlık)

13 Ekim 2009 Salı

Uruguay o Argentina


Başlığımız 'Uruguay veya Arjantin' anlamına gelmekte.
Bu gece,bu iki ülke adına kader gecesi, çünkü kazanan 2010 Dünya Kupası'na gitme hakkı kazanacak.
Arjantin'siz bir Dünya Kupası düşünemeyenler ve Arjantin'i destekleyenler çoğunlukta da olsa, Uruguay'ın da kendi kıtasında bir futbol efsanesi olduğunu unutmamak gerek.
Saat 9'daki (bana göre tatsız tuzsuz,amaçsız) Türkiye-Ermenistan maçının ardından, gece yarısı 1'de tüm dünyanın gözü bu maçta olacak.

Ntvspor, meraklıları için maçı canlı yayınlıyor, es geçilmemeli.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Baba Beni Okula Gönder


Müjdeler olsun. Senelerdir üzerine düşünüp kafa yorduğumuz, nasıl güzelleştiririz, nasıl geliştiririz diye her fırsatta tartıştığımız eğitim sistemimiz, sonunda en güzel halini aldı. Kurtulduk kısacası. Nasıl mı? Talim Terbiye Kurulu 19.09.2009 tarih ve 151 sayılı kararı ile ortaöğretim kurumlarında haftalık ders çizelgesinde değişikliğe gitmiş, resim, müzik, beden eğitimi derslerinin üçünün de aynı anda alınması yasaklanmış, bunlardan ikisi birarada alınabilip, bunlar da haftada bir saat ders olarak görülecekmiş. Ne güzel değil mi? Haftada bir saat denilen olay da yanlış anlaşılmasın hani, bir ders saatinden bahsediliyor. Yani tamı tamına koca bir 45 dakika! Zaten programsız şekilde ilerleyen beden eğitimi dersleri, sürenin de daralmasıyla elden gidiyor. Bundan güzel bir kurtuluş yöntemi olabilir mi? Rusya, Amerika, İsveç gibi ülkelerde haftalık beden eğitimi dersi 8 saat, hala da artırmaya çalışıyorlar. Almanya'da ve Fransa'da 7 saat, onlar da şuursuzca bu sayıyı artırmaya uğraşıyorlar. Biz ise öğrencilerimizi soru ve sınav bombardımanına tutarak geleceğe hazırlıyoruz. Ne gerek var efendim resime, beden eğitimine. Bizim çocuklarımız çoktan birer yarış atı oldular zaten. Beden eğitimi almadan yarışmaya da alışırlar nasılsa. Okul bahçelerini de otoparka dönüştürelim, basket potasıymış, futbol kalesiymiş ne gerek bize. Televizyondan seyrederiz futbolu, play stationda yaparız maçları, bacak kası yerine çalıştırırız parmak ve çene kaslarını. Ama tüm bunlar olurken en büyük hedefimizdir olimpiyatları ülkemize getirmek. Dünya şampiyonalarından şampiyon çıkarmaktır amaç her spor dalında. Nasıl olacak bunlar bu eğitim sistemiyle diye soranlara tokat gibi cevap gecikmiyor eski Gençlik ve Spor Genel Müdürümüz Mehmet Atalay'dan. “Şampiyon olabilecek sporcular yetiştiremezsek transfer ederiz. Elvan’ı nasıl getirdiysek, voleybolcu Natalia’yı nasıl getirdiysek güçlü ülkelerden sporcu alabiliriz. Rusya’dan yüzücü, Küba’dan yüksek atlamacı getirebilir ya da başka bir ülkeden başka bir sporcu olabilir.”
'Baba beni okula gönder, daha çözecek binlerce test var' demekten başka söz kalmaz bize de müdürümüzün bu açıklayıcı sözlerinden sonra.

Seninle Olmak Var Ya


An gelir kelimeler kifayetsiz kalır.
Çok deplasman otobüsü gördüm, böyle bir kareye ilk kez denk geldim.
Tarih; 17 Mayıs 2009 Pazar.
Yer; Ankara'dan final maçından dönen Karşıyaka deplasman otobüsünün koltukları.




* Fotoğraf www.gyepesto.com' dan alınmıştır.

6 Ekim 2009 Salı

Yokluktan Çıkan Galibiyet




Türk futbol medyası Galatasaray'ın düşüşüyle, Fenerbahçe'li Alex'in performansıyla, İnönü'deki Beşiktaş taraftarının protestosuyla ilgilenedursun, ülkenin diğer ucunda benzeri belki de görülmemiş bir 3 puan hikayesi çıktı karşımıza geçtiğimiz günlerde. Çok az yerde denk geldiğimiz haberin başlığı aynen şu şekildeydi; 'Maddi imkânsızlık yüzünden lastik ayakkabından krampon ve atletten formalarla sahaya çıkan Sivricespor, Elazığ Telekomspor'u 4-1 yendi.' Kendi adıma ilk cümlemde bahsettiğim takımlarla ilgili bıkkınlık veren manşetlerden çok daha ilginçti bu haber başlığı. Kulübün hem başkanı hem de teknik direktörü Ahmet Yetik, genelde çiftçilerin giydiği ‘Ankara Lastiği’ denilen ayakkabılardan 20 çifti 80 TL'ye, 20 atlet ve şortu 80 TL'ye ve 20 çorabı da 20 TL'ye alarak toplam 180 TL maliyetle malzeme sorununa çözüm bularak, takımı zor şartlarda, onurlu biçimde sahaya sürüyordu. Amatör liglerimizde yokluklar içinde var olmaya çalışan çok takımımız var, ancak şartlar gereği malesef gündeme gelemiyorlar. Bunlardan biri olan Sivricespor'da Ahmet Yetik, maç öncesi yardım için gittiği tüm kurumlarda kapıların yüzüne kapandığını, ve atletlerin üzerine kalemle numara yazıp, lastik ayakkabılarla maça çıkmalarının kaçınılmaz olduğunu belirtiyor. İşin ilginç yanı, kramponlarla ve formalarla sahaya çıkan rakipleri Telekomspor'u farklı mağlup ediyorlar. Yetik son olarak ; 'İç çamaşırlarıyla bugüne kadar Türkiye’de değil herhalde dünyada sahaya çıkan futbol takımı olmamıştır. Sanırım biz ilk olduk, ama inşallah sonuncusu da biz oluruz” diyor, ve artık destek görmelerinin zamanının geldiğini vurguluyor. Kimileri milyon dolarlar alıp oyundan çıkarıldığı zaman pırıl pırıl formalarını yere fırlatırken, kimileri atlet üzerine keçeli kalemle numara yazıp, sahaya çıkıp maç kazanıyor. Fazla söze ne hacet!

5 Ekim 2009 Pazartesi

Biz Büyüdük Ve Kirlendi Dünya


Maçlar gündüz saatlerinde oynanırdı o yıllarda. Öğleden sonra 4'te başlayacak bir maça gitmek için, sabah erkenden kalkar, evin içinde heyecanla bir oraya bir buraya yürür, 5 dakikada bir babama dönüp 'Ne zaman çıkıyoruz?' diye sorar, her defasında da 'Oğlum daha erken, ne yapacağız bu kadar erken çıkıp' cevabını alır otururdum bir köşeye. 'Hadi yavaş yavaş çıkalım madem' cümlesini duyduğumda ise dünyalar benim olurdu. Anadolu yakasında oturduğumuzdan, vapurla geçerdik Dolmabahçe'ye ve o 20 dakikalık deniz yolculuğunda, kafamda yaşardım maçı adeta. Elimde muhakkak bir torba bulunurdu içi ufak ufak kesilmiş gazete kağıtlarıyla dolu olan. Bakmayın siz maç günü heyecanlı olurdum dememe, maça birkaç gün kala başlardı bende heyecan. Kocaman bir gazeteyi özenle ufak ufak kesip torbama doldururdum, 'bizim takım' sahaya çıkarken güzel bir merasim havası yaratmak isterdim çünkü. Ve bizimkiler ne zaman sahaya çıksa fırlatırdım kağıtlarımı havaya, ufak parçalar havada süzülürken, ben babamın sırtındaki yerimi çoktan almış olurdum, olup biteni daha rahat görebilmek adına. Gel zaman git zaman böyle geçti seneler. İlk aşama babamın sırtından kendi ayaklarımın üzerinde maç izlemeye geçme aşaması oldu. Hani derler ya stadyumlarda eskiden çok daha nezih ortam olurdu diye, gerçekten de öyleydi. Herkes birbiriyle fikir alışverişinde bulunur, yanında getirdiği köfte ekmeğin bir parçasını yanındakine ikram eder, gerektiğinde takıma destek vermek adına çılgınlar gibi bağırır, sonuç ne olursa olsun sakin bir şekilde dağılırdı insanlar evlerine. Kavgaya gürültüye tanıklık etmedim dersem çok ayıp etmiş olurum. Hem de öyle kavgalar olurdu ki, maçtan önceki gece başlayan olaylar, maç bittikten sonra bile devam ederdi. Ama mertçeydi herşey. Dedim ya çok kavga gördüm diye, yumruktan ve tekmeden başka şey görmedim. Kavga bile delikanlı gibi edilirdi o zaman. Bir kişiye 8-10 kişi, hele bıçakla sopayla saldırmak, itibarını sarsardı adamın. Seneler seneleri kovaladı, kale arkasında 10 yıla yakın zamanımızı geçirdiğimiz koltuklar dar gelmeye başladı yaşının ergenliğe erişmesiyle giderek ateşli bir hal alan bendenize. Hep göz ucuyla bakıp 'bir gün ben de orada olacağım' dediğim kapalı tribün, en büyük sevdam olmuştu artık. Yaş 16-17 olmuş, nispeten ergenliğe geçiş yapmış biri olarak, babamın hala benimle kapalının o ateşli vaziyetine geliyor olması da inatla hoşuma gidiyordu. Çok şey gördük geçirdik kapalıda. Gerçekten hayatı orada öğrendim desem abartmış olmam. Kavgalar, dostluklar, insan satmalar, polisten darbe yemeler, hiç tanımadığın insanla bir gol sonrası sarmaş dolaş olmalar vs.. Ancak biliyordum oranın da gün gelip yetersiz kalacağını. Her gittiğimde insanların bir önceki hafta deplasmanda neler yaşadığını birbirleriyle paylaşmaları o kadar hoşuma gidiyordu ki, bu sevdanın peşine sadece İstanbul'da değil, ülkenin dört bir yanında düşmeliydim artık. Aynen de öyle oldu, gidilen deplasmanlar, yaşanan daha büyük dostluklar, bir şişe suyu 10 kişi paylaşmak müthiş haz veriyordu insana. Derken araya giren üniversite yılları, şehir değiştirme durumu vs. derken araya kopukluk girmişti. Yine de sevdamızın peşindeydik ancak işin içinde olamıyorduk eskisi kadar. Arada gidip geldiğim maçlarda bazı şeylerin değişmeye başladığını gördüm, hem bende, hem tribünde. Eskisi gibi birkaç gün öncesinden heyecan yaşama olayı bitmişti artık, maçın önemine göre en fazla bir gün öncesinden ince bir heyecan kaplıyordu bedeni. Hele ki maça giderken hazırlık yapma devri çoktan sona ermişti. Tribünlerde de değişimler seziyordum, çocukluğumdan beri tanıdığım abiler maça gelmez olmuştu, gelenlereyse şimdinin 15-20 yaş kuşağı gereken saygıyı göstermiyordu. Herşey güzel görünüyordu uzaktan bakıldığında, marşlar, tezahüratlar, coşku vs.
Ama ne o masumane marşlar kalmıştı, ne de adam gibi yapılan kavgalar. O herşeyden kutsal gördüğüm kapalı tribünde günün birinde bıçakla adam öldürüleceğini hayal bile edemezdim açıkçası. Tribüne bağırmaktan çok gösteriş yapmaya gelen gençlerin artması, en ufak tartışmada bıçakların çekilmesi, 2 yıldır maçlara gidenlerin 50 yıldır tribünde olanlara yaptığı yanlış davranışlar vs. derken içimdeki burukluk giderek artıyordu. Çocukluğunda sabah erkenden babamın kolundan hadi çıkalım artık diye tutturan bendeniz de, maça yarım saat kala hala dışarıda bir 'bira daha içsek mi' derdine düşmeye başlayınca anladım ki, ne ben eski benim, ne de kapalı eski kapalı artık. Ömrümde kaçırdığım maç sayısı gerçekten çok azdır, hala da öyledir orası ayrı. Ancak heves aynı heves mi,kesinlikle hayır.

Gelelim işin özüne. Geçtiğimiz cumartesi günkü Denizlispor maçı öncesi, takım o kadar perişan bir haldeydi ki, stadın dolmayacağını, içerde kavgaların çıkacağını adım gibi biliyordum. Ama dedim ya garip bir sevda diye, orada olmalıydım herşeye rağmen. 3-0'dan 3-3 biten malum Valerenga faciasından 4 gün sonra 35 bin kişi vardı stadda zamanında, takıma destek olmak adına. 'Yıkılmadık ayaktayız' şarkısı çalmıştı onlarca defa ve gözleri dolmuştu herkesin. Ama malesef, biz büyüdük, dünya değişti, kirlendi, ve artık destek değil protestoya gelmişti taraftar maça. Belki de gitmez olaydım dediğim tek maçtı cumartesi günkü maç. Onca facialar yaşandı, kimlere ne maçlar verdik ama keşke gelmeseydim demedim bugüne kadar. Ama cumartesi, kardeşin kardeşe nasıl vurduğunu, stadın dört bir yanında yumruk yumruğa insanların girdiğini, bazı çıkarlar uğruna bazı insan bozmalarının kadın çocuk demeden tekme attıklarını, kısacası Beşiktaşlı'nın Beşiktaş'lıya bu kadar nefretle baktığını gördüm ya, ilk defa gelmez olaydım dedim.
Birçok abimiz cumartesi günüyle beraber bir daha tribüne gelmeme kararı aldılar. Çünkü onlar benim sonlarına yetiştiğim o mükemmel yıllara şahit olan insanlardı. Daha fazlasını onlar da kaldıramazdı. Maçın sonucu belki de ilk defa hiç önemli değil benim için. Neydi malum şarkı? Biz büyüdük ve kirlendi dünya...
Babam mı? O artık sadece televizyondan özet görüntülerine bakıyor maçların. Ama biliyorum ki, hala benden daha hevesli,daha heyecanlı.

9 Eylül 2009 Çarşamba

En Uzun Gece


A milli futbol takımımızın aylardır beklenen zorlu Bosna deplasmanı geldi çattı. Hesaplar ,kitaplar , yenersek ne olur, beraberlikte neler olur vs. derken, maça sayılı saatler kaldı. Evet, bu gece kaybedersek matematiksel olarak 2010 Dünya Kupası'nda yer alamayacağımız kesinleşecek. Beraberlikte işimiz mucizelere kalacak, galibiyet halinde ise bir ümit deyip son 2 maçı bekleyeceğiz. Toplum olarak işimizi son ana bırakmayı o kadar seviyoruz ki, son saniye sevinçleri hep daha fazla sevindiriyor bizi, işi bir an evvel bitirmek varken. Okulda cuma günü verilen ödevleri, pazar gecesi veya pazartesi sabahı yetiştirmeye alışmış bir halk olarak bu durumu yadırgamamız gerek aslında. Yumurta kapıya dayanınca gelen Norveç zaferini hatırlayın, zor şartlar altında 'son maç olduğu için' asılarak kazandığımız Norveç maçı. O yüzden kendi adıma ümit doluyum bu gece, 1-0 olsun bizim olsun denecek bir 90 dakika, ve kesinlikle sabır gerek.

Gelelim maç öncesine. Saati nasıl 9 yapacağız, o saate kadar nasıl bekleriz derken imdadımıza 12 dev adam yetişiverdi. 2 gecedir kusursuz basketbollarıyla evlerimize mutluluk getiren basketbol milli takımımız, bu akşam saat 7.15'te turnuvanın ev sahibi Polonya ile karşılaşıyor. Kaderin cilvesi midir bilinmez, 2 gece üstüste gece 10'da sahne alan 12 dev adam, bugün kimse futbol maçını da kaçırmasın diye erken saatte oynuyor adeta. Gruptan çıkmayı garantilediler, ancak liderlik mücadelesi verecekler bu maçta. Kalbimizin bir yanı da onlarla.

7'den 11'e. Spor dolu, ay yıldız dolu bir gece. 7.15'te Polonya-Türkiye, 9'da Bosna Hersek-Türkiye. Kısa ve net; en uzun gece bu gece...

3 Eylül 2009 Perşembe

Chelsea'den Ufak Bir Mola


Avrupa transfer piyasasında bombalar ardı ardına patlayadursun, transfere en çok para harcayan ekiplerden biri olan İngiliz ekibi Chelsea'ye Fifa'dan kötü haber geldi. 2007 yılında Lens'ten alınan Gael Kakuta'yı, oyuncunun takımının haberi olmadan gerçekleştirdiği belirlenen maviler, 2011 Ocak ayına kadar transferden men cezası aldı. Abramovich'in takımı satın aldığı yıllarda transfere harcadığı paralarla gündemden düşmeyen, ancak son 2 yıldır bu konuda İspanyol devleri Real Madrid ve Barcelona'nın hayli gerisinde kalan Londra ekibi, aldığı bu cezayla sıralamada oldukça gerilerde kalacak gibi görünüyor. Birçok kişinin ezelden beri sevmediği, hatta önemli bir kesimin nefretle baktığı Chelsea'ye gelen bu ceza, hatrı saylır kalabalıklar tarafından sevinçle karşılandı. Benim aklıma ise farklı bir düşünce geldi. Yıllardır oyuncuları milyon dolarlar karşılığında bakkaldan ekmek alır gibi satın alan Abramovich ve kurmayları, bu cezayla birlikte altyapıya eskisinden fazla önem verip, kendi bünyelerinden bol miktarda futbolcu çıkarabilirler belki de. Her zaman nacizane düşüncem budur; milyonlarca lirayı sokağa atıp dev takımların arasında boy göstermeye çalışmaktansa, altyapıya gereken özeni gösterip, kendi yetiştirdiğin gençleri vitrine çıkarmak en büyük haz olmalıdır. Bugün Real Madrid'in mi, yoksa Arsenal'in mi transfer politikası mantıklıdır diye sorduğunuzda, birçok kişinin Arsenal cevabını verdiğini görebilirsiniz. Chelsea bunu yapar mı bilemeyiz, ancak Türk takımlarının örnek alması gereken kulüp Madrid veya Barcelona değil, İngiliz Arsenal olmalıdır kanımca. Bakalım Chelsea bu süreci nasıl değerlendirecek,merakla bekleyeceğiz.

30 Ağustos 2009 Pazar

Yeşil-Siyah Hüzünler



Geçtiğimiz hafta oynanan Bucaspor-Kocaelispor karşılaşmasına as oyuncularının lisans sorunları çözülemediği için genç oyuncularla çıkmıştı Kocaelispor. Sonuç kaçınılmazdı,4-0 kaybettiler. Ancak iç sorunlar bitmek bilmedi, önce tesislerdeki elektriklerin biriken borçlar sebebiyle kesildiği haberi geldi, ardından lisans sorununun bu haftaki Hacettepe maçında da çözülemediği açıklandı. Dün yapılan kongre de yine karanlıkta yapıldı kesik elektrik sebebiyle. Ses düzeneği bozuk olduğundan konuşmacılar bağırarak yapmak durumunda kalmış konuşmalarını.
Benzer bir haber ezeli rakibinden geldi Körfez ekibinin. Geçtiğimiz sezon Bank Asya 1. ligden 2.lige düşen Sakaryaspor, eski oyuncularına olan 5.5 milyon liralık borçları sebebiyle yeni oyuncularına lisans çıkaramadı ve Tavşanlı Linyitspor maçına 16 kişilik genç takım oyuncularıyla çıktı.
Nereden nereye diyor insan bu satırları yazarken. Ve akıllara Mazhar Alanson ve Cem Yılmaz'ın filmlerinde dillendirdiği o dizeler geliyor;
'Bir zamanlar fırtınalar estirirdim
Eskisi gibi değilim şimdi değiştim'

25 Ağustos 2009 Salı

West Ham vs. Millwall



Fotoğraf kareleri 'Green Street Hooligans' filminden değil, birkaç saat önce sona eren kupa maçından ,Londra sokaklarındaki gerçek yaşamdan.
Stad dışında 44 yaşında bir taraftarın bıçaklandığı söylenirken, orta yaşlı bir İngiliz'in BBC televizyonu yetkililerine kurduğu şu cümle çok dikkat çekiyor; 'Son 30 yıldır bu kadar vahşicesini görmemiştim.'


Dipnot; uzunca bir aradan sonra yeniden uğrayabildim sonunda bloga. 'Hala değişiklik yapmamışsın' diyen dostlara selam olsun bu vesileyle.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Taraftar Çıldırdı, Quaresma'yı İstiyor


Pazar günü oynanan Beşiktaş-Catania hazırlık maçında takımda yer alan oyunculara fazlasıyla sevgi gösterisinde bulundu Beşiktaşlı taraftarlar. Ancak sahada olmayan, hatta Türkiye sınırları içinde olmayan bir isim daha vardı sahadakiler kadar tezahüratlarla anılan; Ricardo Quaresma. Taraftar bu yıldız oyuncuyu takımında görmek istediğini ısrarla belirtmiş, dakikalar boyunca başkana mesaj göndermişti. Taraftar grubunun son hamlesi ise en ilginci oldu. Tezahüratlarla yetinmeyen grup, internet üzerinden açtığı bir siteyle yönetime isteklerinin son derece ciddi olduğunu gösterdiler adeta. Yanlış hatırlamıyorsam Türkiye'de ilk kez böyle bir kampanya başlatıldı. http://www.sayinbaskanduysesimizi.com/ sitesinin imza kampanyasına katılan herkes, imza kısmını tıklayarak başkana Quaresma'yı takımda görmek istediğini belirtiyor. Şu ana kadar 30 bine yakın kişinin tıkladığı site olumlu sonuç verir mi bilinmez. Ancak taraftarın bu konuda ne derece arzulu olduğu da ortada. Quaresma bulunmaz Hint kumaşı mı, bence değil. Gelirse Beşiktaş'ta iş yapar mı, fazlasıyla. Biliyorum çelişkili bir durum, ama asıl çelişkili durum bu transfer yapıldığı takdirde Beşiktaş'taki yabancı oyuncu sayısı 11 olacak. Yönetim taraftarın isteğini yerine getirse bile zor bir durumla karşı karşıya kalıyor. Bakalım sayın başkan bu sesi duyacak mı ?

Getafe Gol Atarsa


Dün nostaljik formaları günümüz formalarıyla karşılaştıran bir yazı yazıp, formaların sırtlarındaki reklamları eleştirmiştim. Ancak Getafe'nin yeni sezon forma tanıtım töreninde gördüğüm kareler, beni çok daha fazla şaşırttı. Artık Getafe'li herhangi bir oyuncu gol attığında formasını başına geçirdiğinde, karşımıza kocaman bir 'Burger King ' reklamı çıkacakmış. Şorta reklam almak, sırta reklam almak, çoraba reklam almak derken, adamlar gol sevincini de pazarlar hale geldi sonunda. Ne diyelim, işte endüstri, işte futbol.

21 Temmuz 2009 Salı

U 19 Avrupa Şampiyonası


Portekiz'i deplasmanda 4-0 yenme başarısını göstererek turnuvanın iddialı takımları arasına girmeyi başarmıştık. Grubumuzda Fransa,İspanya ve Sırbistan var, ilk maç bu akşam 20.30da favorilerden İspanya ile. Bana göre bu maçtan alınabilecek bir beraberlik bile gruptan lider çıkmamıza vesile olabilir, yenilsek de ikinci olarak çıkacağımızı düşünüyorum. Kadromuzda ilk göze çarpan isimler; Serkan Kurtuluş, Serdar Aziz, Sercan Yıldırım, Necip Uysal, Furkan Özcal... Kendi adıma dikkatle izleyeceğim isim ise, Hamburg'ta forma giyen Tunay Torun olacak.

Gönlümüz sizlerle, haydi Ogün hoca, haydi milli takım.

Nostaljik Formalar




Farkındayım son zamanlarda çok fazla geçmişe özlem duyar oldum, her olayı eski yıllarla karşılaştırmaya başladım. Ancak öyle bir jenerasyona mensubuz ki, yeniliklere ayak uydurmaya çalıştıkça, eski güzelliklerden de bir türlü kopamıyoruz. Giderek daha da maddiyata dayanan dünyanın, maneviyatı elden bırakmamaya çalışan son temsilcileriyiz belki de. Malum futbolun en ölü sezonudur Haziran-Temmuz ayları. En fazla birkaç dostluk kupası, as oyuncuların oynamadığı sıradan hazırlık maçları süslüyor ekranları ve gazete sayfalarını. Haliyle çok istekli olmasak da göz atar dururuz bu maçlara. Geçtiğimiz hafta ekranda denk geldiğim Galatasaray-Leverkusen hazırlık maçı ise, yine eskiyle yeniyi karşılaştırmama vesile oldu. Futbolun artık bir oyun, bir spor olmaktan çıkıp, şirketleşen, endüstri akımına fazlasıyla kapılan bir sektör olduğunu zaten birkaç yıldır fazlasıyla gözlemliyoruz. Bu devran da, maddiyat olmadan, reklam geliri olmadan dönemez, bunun da farkındayız. Ancak ne zaman ki kameralar yakın çekime geçip Galatasaray'lı oyuncuların sırt kısımlarını detaylı görme fırsatı buldum, orada gözlerime inanamadım. Forma numaralarının üstünde büyükçe bir 'ÜLKER' yazısı, altlarında ise nispeten daha küçük ebatlarda oyuncu isimleri bulunuyordu. Kısacası Ülker yazısı, oyuncunun adından önemli bir konumdaydı artık. Reklam gereklidir, maddi kaynaktır, ancak değerlerin bu kadar ayaklar altına alınmasına vesile olması üzücüdür. O anda maça formalite icabı bakmaya başladım ve eskilere daldım gittim. 5-6 yaşlarımda babamla maçlara gittiğimizde, merakla beklediğimiz anlardı, oyuncu isimlerinin anons edileceği saniyeler. Yüzde 90 her oyuncu her maç aynı numaralı formayı giyse de, acaba değişik bir durum olacak mı diye beklerdim. Hemen her takımda da bu böyleydi. Fenerbahçe'de 5 numara Oğuz'un, 8 Rıdvan'ın, 11 Aykut'un, Beşiktaş'ta 3 Kadir'in, 7 Feyyaz'ın, 10 Ali'nin, Galatasaray'da 7 Uğur'un,10 Tanju'nun, Trabzonspor'da 3 Ogün'ün, 6 Abdullah'ın formalarıydı misal. Örnekler saymakla bitmez, ancak sırtta ne reklam ne isim, sadece numara yazması çok güzel bir görüntüydü. Önce numara üstüne isim furyası başladı, sonra numaralar 1'den 99'a kadar seçilebilir oldu, ve son hamle de sırtlara büyük birer reklam konması oldu. Artık ne oyuncunun ne de numarasının önemi var eskisi kadar. Önemli olan reklam, önemli olan dış görüntü. Oyuncunun karakteri ve amatör uyguları mı? Onlar çok eskide kaldı. Özlüyorum, özlemeye doyamıyorum.


* Küçük bir hatırlatma; UEFA, 11. madde 4. fıkrada yazan kural gereği, ''Avrupa Kupası maçları''nda numara üstüne reklam konmasını yasakladı. Bundan dolayı Tobol karşısında aynı Ülker yazılarına denk gelmedik Galatasaray formalarında.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Siyah Beyaz, Ölüm Yaşam


Yaklaşık 10 gün kadar önceydi. Basında Vedat Okyar'ın görüntülerini görüp durumunun çok iç açıcı olmadığını farkettiğimde, 'Dayan Vedat Kaptan' başlıklı bir yazı yazmaya karar verip bir türlü klavye başına geçememiştim. Sadece ve sadece acil şifa dilemekten başka yapacak birşey de yoktu açıkçası. Derken araya giren birkaç uzun yolculuk ve birkaç günlük tatilin ardından dün gece evime girdiğimde, gözlerimden yorgunluk ve uykusuzluk aktığı için, aynı başlıklı yazıyı bu sabah yazmaya karar verip uykuya daldım. Tatil boyunca haberleri takip ederken hep kötü bir haber gelir mi diye endişelendim, ancak endişelerim yerini umuda bıraktı. Acaba dedim, iyileşir mi Vedat kaptan... Bilemezdim ki ben yorgunluktan uykuya dalıp sabah O'nunla ilgili yazı yazmaya hazırlanırken, kaptanın ebedi bir uykuya dalıp gideceğini. Televizyonu açar açmaz, aldığım ilk haber bu oldu kaderin cilvesi midir bilinmez. Ben uykudan henüz kalkmışken, taraflı tarafsız herkesin hep güler yüzle hatırlayacağı Vedat Okyar, cennete doğru yol almıştı artık. 'Dayan Vedat Kaptan' diye başlık atacakken, 'Yapma be Vedat Abi' cümlesi geçti içimden, yutkunmakta zorlanır vaziyette. Hemen her yaz sevilen bir sima eksilir oldu spor camiasından. Yaz güzeldir hoştur da, böyle olacaksa her defasında, ters düşeceğiz onunla da. 'Siz şampiyonluk kupasını getirin, size söz veriyorum iyileşeceğim' demiştin Beşiktaş camiasına. Oyuncular istediğini yaptı, ama sen koyverdin gittin bizi be Vedat Abi. Allah herkese senin gibi karakterli insan olmayı nasip etsin. Nur içinde yat, mekanın cennet olsun.

7 Temmuz 2009 Salı

Sporcu Eşlerini Transfer Etmek


Kulüp yöneticilerimizin transfer dönemlerinde yıllardır menajerlerden neler çektiklerine şahit olduk defalarca. Yöneticiler yabancı oyuncu tranferi için girişimde bulunur, oyuncuyu güçlükle ikna eder, iş imzaya kalmışken birden ortaya oyuncunun menajeri çıkar ve transfer askıya alınır. Böylece kulüpler ya oyuncuya ederinden daha fazla ücret ödemek zorunda kalırlar, ya da bitti gözüyle bakılan bu işten vazgeçerlerdi. Sadece dış transferde değil, ülke içi transferde de durum farklı değildi. Herkesin tamam dediği transfer bir şekilde askıya alınır, mutlaka bir takım pürüzler ortaya çıkardı. Oyuncuyu ikna etmek, çoğu zaman daha kolaydı menajeriyle pazarlık yapmaktan. Ancak artık futbolsever olarak birçoğumuz bu duruma iyice alıştık, menajerlerin aldığı ekstra ücretlere karşı duyarsız hale geldik. Haticenin değil neticenin önemli olduğu ülkemizde, fahiş ücretler ödense de mühim olan işin mutlu sonla bitmesidir malesef. Sorgulamayız işin özünü. Bittiyse tamamdır. Önemli olan sonuçtur. Dediğimiz gibi oyuncuyla kulüp arasına birilerinin girmesi doğal hale gelmiştir. Ancak özellikle son birkaç yıldır, farklı bir engel var kulüp yöneticilerinin önünde. Basında çok kez denk gelmişizdir, 'X oyuncuyla anlaşmaya varıldı, ancak eşi Türkiye'ye gelmek istemiyor' cümlesine. Sporcu eşlerini kulübe transfer edebilmek, sporcunun kendisini transfer etmekten zor hale geldi. Oyuncuların da haklılık payı var elbet. Hayatını birleştirdiği insanın fikrini hiçe sayarak bir başka ülkeye gitmek de kolay değil. Ancak bazı oyuncular var ki, 'hanımköylü' ifadesi bile az gelir onları ifade etmeye. Tamamen teslim olmuştur eşine ve sadece eşinin yaşamak istediği yere transfer olmayı kabul etmektedir. Bu durumda kaybeden yine kulüpler olmaktadır. İstediğiniz oyuncunun ayağına gidiyorsunuz, oyuncu topu menajerine atıyor, o engeli de aştık diyorsunuz, karşınıza çok daha sağlam bir kaya çıkıyor; oyuncunun eşi. Ve ancak bu son engeli aştığınız takdirde oyuncu size imza atıyor. Son olarak Yıldırım Demirören'in Nihat Kahveci'nin eşi Pınar Kahveci'yle yaşadığı diyaloglar malum. Ya da dünyaca ünlü bir yıldız Shevchenko'nun bu derece geri planda kalmasını kendisinden çok eşi Kristen Pazik'e bağlayanların da çokluğu dikkat çekmekte. Örnekler saymakla bitmez. 'Her başarılı erkeğin arkasında mutlaka bir kadın vardır' cümlesini kabullendik ona tamam, ama henüz 'her transfer edilecek oyuncunun önce eşi ile anlaşılacak' cümlesine hazır değil futbol camiası. Eskiden bekar oyuncuyu zaptetmek zor olur diye onların transferinden kaçınan yöneticilerimiz, bu son durumla beraber 'bekarlık sultanlıktır' diyerek yeniden onlara mı sarılacak bekleyip göreceğiz. İşleri hiç ama hiç kolay olmayacak.

The Fed Express


Ülkesindeki lakabı 'The Fed Express' İsviçreli yaşayan efsane Roger Federer'in. Tam 4 saat 17 dakika süren unutulmaz bir karşılaşma sonucunda sadece sahadaki rakibi Andy Roddick'i değil, tribünde kendisini izleyen bir diğer efsane Pete Sampras'ı da yeniyordu aslında. Kariyerinde 3 Avustralya Açık, 5 Wimbledon, 1 Roland Garros ve 5 de ABD Açık şampiyonluğu bulunan Federer, bu galibiyetle toplamda 15. Grand Slam şampiyonluğuna ulaşarak adını tarihe altın harflerle yazdırdı. Kolay değil 1981 doğumlu bir sporcunun bu yaşta tarihe geçmesi. Son yıllara damgasını vuran, sadece geçtiğimiz yıl liderliği Rafael Nadal'a kaptıran Federer, bu şampiyonlukla tenis dünyasının bir numarası olduğunu bir kez daha kanıtladı tüm izleyicilere. 'Wimbledon'da şampiyonluk kazanmamış bir tenisçinin cv'si eksik demektir' diye son derece doğru bir ifade kullanan spor yorumcusu Mert Aydın'a da tam donanımlı bir cv ile kendini gösteriyor Roger adeta. O artık bir yaşayan efsane...

2 Temmuz 2009 Perşembe

Adana Demirspor Mondiali Antirazzisti'de


Nedir bu Mondiali Antirazzisti? '1997 yılında birkaç arkadaşın bir araya gelip İtalya`daki evsizler ve göçmenler için düzenlediği bir futbol organizasyonuyken bugün Avrupa`nın hatta dünyanın her köşesinden futbolsevere ev sahipliği yapan bir karnaval' şeklinde tanımlanıyor. Bu yıl İtalya'nın Bologna şehrinde düzenleniyor, ve amaç kesinlikle sadece futbol oynamak değil. Şiddetsiz, cinsiyetçi olmayan, ayrımcılığın kendine yer bulamadığı spor kültürü için bir buluşma denebilir. Atölyeler, konserler, partiler ve söyleşiler de yapılacak. Ve Türkiye'den yalnızca bir takım katılacak bu karnavala; Adana Demirspor'lu taraftarların oluşturduğu 'Locomotive Anatolia' ekibi.. En yalın ifadesiyle 'Irkçılığa Karşı Dünya Kupası' adı veriliyor bu olaya. Yetkililer bu olayın bir turnuva değil, bir karnaval olduğunu belirtiyorlar üstüne basa basa. Önümüzdeki hafta çarşamba günü başlayacak bu karnaval, 12 Temmuz günü son bulacak. Pankart, fanzin, broşür, atölyeler, sunumların yanı sıra hafta turnuva boyunca düzenlenen konserler organizasyonun festival havasında geçmesini sağlayacak. Locomotive Anatolia, Ankara'da yaşayan Adana Demirspor taraftarlarından oluşan bir ekip. Ve bu organizasyonda ilk kez bir Türk ekibi yer alıyor. Karşılaşmalarda takımlar kadın-erkek karışık kurulabiliyor, fauller penaltıyı gerektiriyor, çivili ayakkabı giyilmiyor, çeyrek finallerden sonra penaltı atışları ile devam ediliyor. Temel amaç, rekabet yerine birlikte bir şeyler yapma duygusunu öne çıkarmak. Demirspor'un internet sitesinde konuya dair şöyle kısa bir açıklama yer almış ; ''Şiddetin her türlüsüne ve cinsiyet ayrımcılığına karşı haberlerle futbol blogları arasında farklı bir sesi yükseltmeye çalışan Demirsporlular, her türlü yozlaşmaya karşı futbola romantik bir coşkuyla sahip çıkma derdindeler. Ülkenin sıradanlaşan futbol atmosferinde, farklı bir ses olmayı başarabilen Demirspor tribünleri, bu kez tavrını yurtdışında ortaya koyacak."
Üstteki fotoğraf, Bologna'ya ayak basan grubun açtığı bir pankart.
Ne diyelim, yolun açık olsun Locomotive Anatolia, güzel anılarla dönmeniz dileğiyle...

Sokakta Polis, Tribünde Özel Güvenlik


'Ancak faşizmlerde üniformalı kurumlar teminat olabilir. Eğer dün asker üniformasına bakıp ferahlayanların yerine bugün polis üniformasından medet umanlar geldiyse bu durum demek ki memleketimizde sadece faşizmin yüzü yenilenmiştir. Mazruf aynıdır, zarfa cila çekilmiştir. ' diye yazmış Ece Temelkuran dün Milliyet'te yayımlanan yazısının gelişme kısmında..

Yazının anafikrini ise, başbakan Erdoğan'ın 'Polis, rejimin teminatıdır.' cümlesi oluşturuyor. Bu cümleye göre artık ülkemizde sokaklarda tek hakim polis olacak, halk polise güvenecek, polis de sokaktaki vatandaşın güvenliğini sağlayacak. Böyle bir uygulamaya, böyle bir açıklamaya ihtiyaç var mıydı tartışılır. Vatandaşın emniyet kurumuna ne kadar güvendiği de aynı şekilde tartışma konusudur. Ancak bütünüyle rejimin teminatını alenen emniyet kurumuna bırakmak, Temelkuran'ın belirttiği gibi demokraside değil, faşizm sisteminde daha geçerlidir.

Gelelim işin spor sahalarındaki yansımasına.. Dünyanın hemen her ülkesinde görülmektedir ki, stadyumların mimari yapısından tribündeki insanın hareketlerine kadar herşey, o stadın bulunduğu şehrin toplumsal yapısını da gözler önüne serer. Birçok araştırmacı bu konuda hemfikir olmuş ve, 'stadyumlar toplumun aynalarıdır' diye beyanlarda bulunmaktan çekinmemişlerdir. Halk sokakta birbiriyle küfürleşip kavga ediyorken, aynı halkın insanlarının tribünde küfür etmeden sakince maç izlemelerini beklemek abestir. Çünkü sokak ve tribün birbirlerinden kopamazlar. Başbakan Erdoğan yaptığı açıklamayla, polise olan güvenini belirtti, ve polisi rejimin teminatçısı ilan etti. Peki sokakta polise bu derece güven aşılanırken, sokağın yansıması olarak görünen tribünlerde ne oldu? Spor müsabakalarında şiddet ve düzensizliğin önlenmesine dair 5149. kanunun 5. maddesi gereğince; 9 Mayıs 2009 tarihi itibariyle spor müsabakası yapılan tesislere polisin girmesi yasaklandı. Evet, kısacası artık futbol voleybol farketmeksizin, hiçbir maçta tribünde polis olmayacak. Peki kim sağlayacak güvenliği? 'Özel güvenlik birimleri' sağlayacak. Polis üniforması yerine, üzerinde 'güvenlik' yazan sarı yelekli şahıslar sağlayacak. Bu durum açıkçası birçok kulübün işine gelmedi. Hem güvenliğin tam olarak sağlanabileceği meçhul, hem de bu kurum için ekstra ücret ödenecek. Taraftar ise durumdan memnun. Çünkü güvenlikçilerle iletişim kurabilmek, polisle iletişim kurabilmekten çok daha kolay. Ancak ilerleyen zamanda işler yoluna mı girecek, yoksa iyice çığırından mı çıkacak şimdiden bunu söylemek çok güç. İşin anlam verilemeyen yanı, sokaklar polise teslim ediliyorken, tribünlere polisin girmesinin yasaklanması çelişki doğuruyor kafalarda. Tribün sokağın yansımasıdır diyoruz, ancak bir tarafta güvenliği sağlayan polis, diğer tarafta kapıdan içeri giremiyorsa, haliyle kafalarda soru işaretleri beliriyor. Tribünde özel güvenlikçilerle muhatap olan taraftar, adımını dışarı attığında polisten aksi bir tepkiyle karşılaştığında ne yapacak? Hangisini daha çok benimseyecek? Nereden bakılırsa bakılsın insan ikilemde kalıyor. Sokakta insanlarla devamlı içli dışlı olan polisler, artık maçları kapının dışından takip ediyor. İyi mi oldu, kötü mü oldu? Zaman gösterecek.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Bernabeu'da Bir Yaz Akşamı


Tam tamına 350 basın mensubu, ve tribünlerde 50 bin, ekranları başında milyonlarca izleyici.. Bir Dünya kupası finali değil, herşeyden önce bir maç değil bunca insanın odaklandığı nokta.. Yalnızca ve yalnızca birkaç dakika süren bir imza töreni, gerçek bir görsel şölen. Futbolun bir spor olduğu kadar aynı zamanda bir şov işi olduğunu gösteren renkli anlar yaşandı dün gece Madrid'de. Real Madrid yönetimi aldığı bir karar ile, dünyanın her yerinde rahatlıkla takip edilebilmesi adına, akşam saatlerini seçmiş Kaka'nın imza töreni için. Ve dünyanın en iyi ve en pahalı oyuncularından biri olan Kaka, 8 numaralı formasıyla poz verdi dünyanın dört bir tarafına. Her ne kadar Maradona'nın Napoli'ye transferi sonrası toplanan 100 bine yakın seyircili imza töreni hafızalardan silinmemiş olsa da, dün geceki tören de büyük ses getirdi futbol camiasında. Başkan Perez, aynı uygulamayı pazartesi akşamı yine aynı saatlerde Ronaldo için yapacak. Muhtemelen benzer bir tablo ortaya çıkacak o gece Bernabeu'da. Ne olursa olsun, futbolun bir şov olduğunu tekrar tekrar görmemizi sağlıyor Real Madrid.

26 Haziran 2009 Cuma

Bu Dünyadan Bir Michael Jackson Geçti


'Geçmişte yaşadığın olayları özlemle hatırlamaya başladığında anla ki artık yaşlanıyorsun' demişti bir aile büyüğümüz seneler önce. Gerçekten farkettim ki son iki üç yıldır, çocukluğumu ve o dönemde yaşadığım birçok olayı daha fazla anımsar oldum. Dostlarla aramızda geçen sohbetlerde de gördüm ki, konu bir şekilde geçmişe uzanıyor, farklı kafalardan çıkan ' şunu hatırlar mısın', 'tabi hatırlarım,esas bu vardı sen onu bilir misin' gibi cümleler sohbete renk katıyor. Görüyorum ki, çocukluğumuzda o kadar çok kahramanımız varmış ki, anlata anlata bitiremiyoruz, ve farketmeden onları özlemle hatırlıyoruz. Ve bunlardan biri, bizler için bir fenomen,çocukluğumuzun kahramanlarından dünyaca ünlü yıldız Michael Jackson, dün gece hayata gözlerini yumdu. Gece yarısı arkadaşımdan aldığım bu haber, sandığımdan çok daha fazla etkiledi beni. Bu kadar içimin burulacağını tahmin edemezdim. Şarkılarının tamamını ezbere bilir miydim,açıkçası hayır. Her konserini takip eder miydim, yine hayır. Ama o benim, bizim kahramanımızdı herşeye rağmen. Çocukluk yıllarımızın yıldızıydı. Birçoğumuz, belki de hepimiz,mutlaka onun dans edişini taklit etmişizdir. Televizyonda görüp, birbirimize, 'Michael Jackson'ın son halini gördünüz mü,rengi biraz daha beyazlaşmış' derdik. Sonuçta o bir fenomendi, son yıllarda çok farklı şekillerde gündeme gelse de, o bizim ilkokul yıllarımızın sayılı yabancı şarkıcılarındandı. Ve bu sabah gördüm ki, kendi jenerasyonumdan hemen herkes, bu haberi duyduğunda burulmuş, son dönemde unuttuğu çocukluk efsanesini birden hatırlayıvermiş. Şu an çocukluk çağında olanlar bu ölüm haberine karşı duyarsız kalsalar da, bizlerin belki çok uzun yıllar sonra aklımıza gelecek bir hayal kahramanımız olacak, ve şimdinin küçüklerine çocukluk anılarımızı anlatırken bu cümleyi de araya mutlaka koyacağız; 'Bu dünyadan bir Michael Jackson geçti'. Yoksa yaşlanıyor muyuz ?

23 Haziran 2009 Salı

İran'da Politik Goller




'Futbol asla sadece futbol değildir' cümlesi, bu sporu uzaktan takip edenler için çok da anlamlı değildir. Ancak futbolla biraz içli dışlı olan kesim bilir ki, Simon Kuper'in kaleminden çıkan bu cümle, aslında çok ama çok şey ifade etmektedir. Bu oyunun bir topun peşinden koşan amaçsız 22 kişi ve onları izleyerek tatmin olan milyonlardan ibaret olduğunu sananlar, işin özüne indiklerinde Simon Kuper ve yandaşlarına fazlasıyla hak vereceklerdir. Günümüz endüstri dünyasında futbol, basit ve sıradan bir oyun değil, siyasetle, kimlik çatışmalarıyla, ve benzeri birçok yönüyle incelenmesi gereken bir kavram haline gelmiştir. Bir Glasgow fanatiğinin bir Celtic'li futbolcudan nefret ediyor olması, sadece futbolla açıklanamaz. Ya da bir Roma aşığıyla bir Lazio aşığının stadyuma giderken düşündükleri farklı şeyler, sadece futbolla ilgili değildir. Kısacası bu oyun, ülkemizde de olduğu gibi, siyasetle iç içe geçmiştir. Futbol takımlarının adını kullanarak oy toplamaya çalışan parti başkanı adayları, ya da memleketinin takımının iyi yerlere gelmesi adına uğraşıp duran milletvekillerine sıkça rastlanır. Artık bu olaylar hepimize malesef doğal gelmektedir. Kim ne derse desin, futbol ve siyaset kavramlarını birbirinden ayrı göremeyiz.

Gelelim konunun özüne... 12 Haziran Cuma günü İran'da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri, dünyanın heryerinde büyük yankılar uyandırdı. Çekişmeli denebilecek bir oylama sonucu cumhurbaşkanı seçilen Mahmud Ahmedinecad, seçim sonrası rakibi Hüseyin Musavi yandaşlarınca sokak gösterilerinde protesto edildi. İş öyle boyutlara geldi ki, artık gösterilerden ölüm haberleri gelmeye başladı. Musavi yandaşları seçimlerin tekrarını isterken, iktidar buna sert tepkiler gösterdi ve kanlı çatışmalar her gün ekranlarımıza kadar geldi. Dedik ya siyaset futboldan kopamaz diye. Yine haklı çıktık haliyle. Seçimlerin ertesi haftası Seul'de oynanan Güney Kore-İran milli maçında da, o kadar ilginç kareler görüldü ki, Ahmedinecad-Musavi çatışmasının izleri yeşil sahalara taşındı. İran milli takım oyuncuları (ilk 11'in 8'i) kollarına yeşil bantlar takarak resmen renklerini belli ettiler ve futbol karşılaşmasını iktidar karşıtı bir gösteriye dönüştürdüler. Yeşil bant, reformcu lider Musavi'yi temsil eden bir simgeydi. Futbolcular, yeşil sahadan Tahran'a alenen mesaj göndererek, iktidarı protesto ettiler. İran'da yoğun ilgiyle takip edilen maçın devre arasında Ahmedinecad hükümeti soyunma odasına haber göndererek, bantları çıkarmayan oyuncuların takımdan kovulacağını açıkladı. İkinci yarıya çıkılırken, kaptan Mahdavikia hariç tüm oyuncular bantları çıkarmıştı. Ama iş işten geçmişti. Reformcu oyuncular alınan karar gereği artık milli formayı giyemeyecekler . Buyrun bu olayı sadece futbolla açıklayın. Hala futbolu bir topun peşinden koşan adamları izleyen delilerden ibaret sananlara diyecek söz yok. Milli takım oyuncuları, dünyanın gözü önünde cumhurbaşkanlarına karşı kazan kaldırıyor. Bu olayın sonunda kaç kişi maçın sonucunu merak eder ki ? Hani futbol goller ve sonuçtan ibaretti ?

22 Haziran 2009 Pazartesi

Bir Tribün İşkencesi : 'Vuvuzela'


Yaklaşık 1 hafta önce Güney Afrika'da başlayan ve hala sürmekte olan Konfederasyon Kupası'nı televizyonları başında takip etmek isteyen hemen herkes, stadyumlardan ekrana yansıyan inanılmaz garip bir sesle karşı karşıya kaldı. İlk anda sıradan bir borazan sesini, dakikalar ileledikçe sinirleri geren bir arı sürüsünü andıran bu vızıltı, kendi adıma son 2 karşılaşmayı sesi tamamen kapatarak izlememe sebep oldu. Bizler ekran başında sakin durmakta güçlük çekerken, sahadaki ve kulübedeki oyuncuların bu sese nasıl tahammül ettiklerini anlayabilmek güçtü. Öğrendik ki; bu garip sesi çıkaran aletin adı Vuvuzela'ymış. Bu alet, 61 cm boyunda ve 110 gram ağırlığındaymış. Türk lirası bazında bakıldığında ise 12 TL'ye tekabül ediyormuş. Güney Afrika insanı için bir hayat tarzı olan Vuvuzela, 2010 Dünya Kupası'nın da aynı ülkede düzenlenecek olduğunu düşündüğümüzde bile tüyleri diken diken etmeye yetiyor. Kısacası, bu işkence pazar günü bitecek sananlar yanılıyor,çünkü önümüzdeki yıl bu aylarda yepyeni bir Vuvuzela işkencesi futbolseverleri bekliyor...

Adriano'nun Dönüşü


"Şu anda tek düşündüğüm şey sağlığım. Bu nedenle de şu aralar futbolu bırakmayı düşünüyorum. Zaten futbol oynamaya olan tüm arzumu da kaybettim. Bu haldeyken oynamak istemiyorum. Eğer gerekirse tüm alacaklarımdan bile vazgeçebilirim."
demişti Inter'den ayrılırken Brezilyalı golcü..
Ve tarih 21 Haziran 2009..
Ülkesine dönüp önce alkol sonra kilo sorunlarını aşmaya başlayan Adriano,takımı Flamengo'nun Internacional'i 4-0 yendiği karşılaşmada 3 gol birden atarak henüz bitmediğini tüm dünyaya gösterdi.Böylelikle toplamda çıktığı 4 maçta attığı gol sayısı 4'e ulaşırken, müthiş bir geri dönüşün sinyallerini de tüm futbolseverlere iletmiş oldu.